Merkez’in gıda fiyatları hakkında söylemedikleri
TCMB geçen hafta açıkladığı 2026’nın ilk Enflasyon Raporu’nda sene sonu hedefini %16 olarak korurken, beklenti aralığını %13-19’dan %15-21’e çıkardı. Raporun içinde dezenflasyon sürse de sebze-et fiyatlarındaki oynaklığın gıda fiyatları enflasyonunu üzerinde riskler oluşturduğunu vurguladı. 2025’te %28,3 olarak gerçekleşen gıda fiyatları enflasyonu için 2026 beklentisini %18’den %19’a güncelledi ve 2027 için beklentisini %11 ilan etti.
Bu “kısa vadeli” çerçeveyi okuyunca TCMB’nin risk listesinde taze meyve-sebze, ekmek-tahıl gibi kalemler ile meteoroloji/iklim göstergelerinin açıkça yer almasının gıdanın para politikası açısından “öngörülemez bir oynak kalem” olmadığını, makro patikayı bozan sistematik bir risk kanalı olduğunu görüyoruz.
Ocak 2026 dağılımı meseleyi çıplaklaştırıyor: Manşet %4,8 enflasyona karşılık gıdada aylık artış %6,6 iken işlenmemiş gıda aylık %11,8, taze meyve-sebze %22 artıyor. Yani enflasyonu yukarı iten kısım “paketli raf ürünleri” değil, arzın kırılgan ve lojistiğin hassas olduğu kalemler. Bu tablo, “Gıda enflasyonu neden kalıcı?” sorusuna cevap ararken odağı doğrudan tarımın üretim ve pazarlama kapasitesine çeviriyor zaten.
İklim şoku kanalı artık tek seferlik değil. TCMB blog analizi daha sıcak ve daha az yağışlı dönemlerin arzı düşürüp maliyetleri artırarak özellikle taze meyve-sebze fiyatlarına yansıdığını, sulama ihtiyacının ve tarımsal elektrik kullanımının arttığını göstermişti. Bu, “hava kötüydü” demekten daha yapısal bir değişim: iklim oynaklığı kalıcılaştıkça, dayanıklılığı zayıf bir tarım yapısı her sezonda yeni bir fiyat şokunu “normal” hale getiriyor.
***
Tarımın temel yapısal açmazı, üretimin küçük ölçekli yapıya dayanması. TÜİK tarım işletmesi sayısını 3,1 milyon veriyor. İşletmelerin %65’i 50 dekar ve altı araziye sahipken ortalama arazi büyüklüğü 20 dekar civarında. Böyle bir ölçekte modern sulama, depolama, soğuk zincir, mekanizasyon ve kalite standardizasyonu gibi yatırımların birim maliyeti yükseliyor; verim artışı “teknik bilgi” kadar sermaye ve ölçek meselesine dönüşüyor.
Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın tarımda teknoloji raporu da küçük işletme büyüklüğü ve parçalı arazi yapısının tarım teknolojilerinin etkin ve yaygın uygulanmasını güçleştirdiğini açıkça söylüyor. Düşük verim nedeniyle modernizasyon yatırımları geride kalıyor, bu durum yüksek birim maliyet yaratıyor. Sonuçta da, sıklaşan arz şokları fiyatlara daha yüksek hızla yansıyor.
Üretici “küçük ve dağınık”, alıcı ise çoğu zaman “büyük ve örgütlü” olunca, fiyat üreticinin lehine oluşmuyor; fiyat tarlada değil zincirde belirleniyor. Rekabet Kurumu verisine göre yaş sebze-meyve ticaretinin yaklaşık yarısı hal kanalı dışında gerçekleşmekte. Bu durum Ticaret Bakanlığı’nın, yani devletin kendisinin tespit ettiği üzere “şeffaflık açığı” yaratıyor.
Bu zincir sorununun etkisi sadece çiftçi aleyhine “aracıda biriken kâr” değil; aynı zamanda fire, lojistik maliyet, kalite kaybı ve fiyat keşfi problemleri. 23 yıldır iktidarda olan AKP’nin, tarımda tedarik zincirini çiftçi lehine yeniden yapılandırma konusunda; yalnızca verim artışını değil, üretim sonrası depolama, lojistik ve pazarlama süreçlerinin etkinliğini artırma ve üretici örgütlenmesini güçlendirme alanlarında da kayda değer bir mesafe kat edememesi, bugün karşımıza kalıcı ve yüksek gıda enflasyonu olarak çıkıyor. Üretici örgütleri zayıf kaldıkça, dalgalanmalar tüketici fiyatına daha sert yansıyor.
***
Ocak 2026’da enerji, gübre ve yem gibi girdileri kapsayan Tarım‑ÜFE’nin aylık %8,5 sıçramasıyla yıllık %43,58 olması, tarımın maliyet tarafında hâlâ çok yüksek bir enflasyon taşıdığını gösteriyor. Bu maliyetlerin önemli bir kısmı döviz/enerji/ithalat kanallarına duyarlı. Bunun alamı da tarım arzının aynı zamanda makro şoklara da açık yapısı. Nitekim USDA Foreign Agricultural Service raporu, iklim koşullarının hububat arzını zayıflattığı dönemlerde yem talebinin arttığını; arz açığı karşısında ithalat kolaylaştırma adımlarının devreye girdiğini kaydediyor. Bunun anlamı Türkiye’de hayvansal gıda maliyetlerinin “yapısal bir yem riski” taşıyor olması.
Bu maliyet şokları, BDDK’nın verilerinden izlenen çiftçi borçlanma dinamiğiyle birleşince, gıda fiyatları enflasyonunun “yapışkan” olma nedenini tamamlanıyor: Çiftçilerin bankalara toplam borcu Aralık 2024’te 889,6 milyar TL iken yaklaşık %41,3 artışla Aralık 2025’te 1,3 trilyon TL’ye vardı. Takipteki kredilerin son bir yılda dörde katlanarak 12 milyar olması da şaşılmayacak bir durum. Borçla dönen üretim; yatırımın ertelenmesi, teknoloji kullanımının sınırlanması ve “bir sonraki şoka daha kırılgan girilmesi” demek.
Bu yüzden gıda enflasyonu Türkiye’de çoğu zaman “geçici arz şoku” değil, arz şoklarını sürekli üreten bir yapının sonucu halinde. AKP hükümetleri soframıza gelen gıdanın güvenliğini sağlayacak politikalar yerine ithalat ile aracıları zenginleştirmeyi tercih ettikçe, Merkez Bankası’nın da gıda fiyatları beklentisinde yanılma payı yüksek.
