Küçük bir sapma
Uzun bir kışın son günleri. Güneş parlıyor, kayıklar hafif dalgaların üzerinde salınıyordu. “Bahar sanki hiç gelmeyecek gibiydi” dedim. Zoka Hayri, “Sen öyle san, yarın yeni bir soğuk hava dalgası geliyormuş” dedi gülerek. Sonra başladı hava muhabbeti. Herkes havalardan yana dertliydi. Dertliydiler ama bir yandan neşeliydiler de. Belki de baharın ilk belirtisi buydu: Şikâyetin bile hafiflemesi.
Balıkçılar kahvesinde pencereler sonuna kadar açıktı. Dışarıdan denizin kokusu, martıların sesi, bardakların çınlamasına karışan o tuhaf açıklık duygusu giriyordu içeri. İnsan böyle günlerde biraz daha konuşkan oluyordu. Ağaçlar, kuşlar, yüzler, renkler değişiyordu. Kış uykusundan uyanır gibi kıpırdıyordu libido; bazen sevinçle, bazen huzursuzlukla.
Ama her şey içeri girmiyordu. İsmail Arı gibi gazetecilerin, düşünceleri yüzünden cezaevinde olan insanların varlığı, baharın önünde görünmez bir eşik gibi duruyordu. Güneş parlıyor ama insanın içine tam olarak yerleşemiyordu. Sorun da bu değil miydi zaten: İyiyle kötüyü aynı anda taşıyabilmek. Baharı inkâr etmeden karanlığı görmek, karanlığı görürken de baharın hakkını vermek…
Gazeteleri okurken içimdeki sesin yine aynı yerden........
