İmkânsız yuva
Özcan Alper’in 'Erken Kış'ı vizyona girdi. Az sayıda salonda gösterilmesine rağmen, uzun süredir hissetmediğim o yoğun sinema duygusunu geri getirdi. Taşıyıcı annelik gibi karmaşık bir meseleyi yalnızca etik bir tartışma olarak değil, vicdan, kimlik ve aidiyet üçgeninde gezinen bir varoluş sorusu olarak ele alıyor.
Bir arabanın içinde yolculuğa çıkan erkek ve kadın, sessizce radyo dinliyorlar. Ferhat ve Lia’nın arasındaki konuşulmamışlık, radyodan geçen Ukrayna işgal haberleriyle yan yana gelince, ilk sahnede bile şu soru beliriyor: Bir insan başka bir insan için ne kadar yer açabilir? Winnicott’ın anneliği biyolojik bir görevden çok, dünyayı bir süreliğine çocuğun yerine taşıyan bir “ortam” olarak tarif edişi, filmdeki atmosferin politik zeminini de kuruyor. Filmde sorulan o temel soru –gerçek anne kimdir? Yumurtayı veren mi, yoksa çocuğa dokuz ay boyunca bir dünya sağlayan mı?– film ilerledikçe, Timuçin Esen'in canlandırdığı Ferhat'ın ya da Leyla Tanlar'ın canlandırdığı taşıyıcı anne olan Lia'nın gerçekte oldukları kişiyi taşıyıp taşımadıklarına evriliyor. Ferhat’ın da, Lia’nın da yalnızlığı ve çaresizliği, hayatlarını sürdürüş biçimlerindeki yabancılaşma aynı ağırlığı taşıyor.
Film, Winnicott’ın........
