Romanlaşırsak çözeriz
Romanlara yönelik ayrımcı bakış, onların zorunlu göçlerle vardıkları yerlerde geliştirdikleri geçim ve dayanışma biçimlerini çoğu zaman dilencilik ya da “geri kalmışlık” üzerinden de tanımlar. Bu tanım, Romanların toplumsal yaşamını anlamamızın önünde bir engeldir.
Aşağıda bu bakışın merkezindeki dilenciliğe, tarihsel konumu üzerinden yeniden bakmayı deniyorum.
Paylaşmaktan biriktirmeye
İlkel komünal toplumdan, yani özel mülkiyetin henüz ortaya çıkmadığı toplumdan söz ediyoruz. Bu toplumda çoğu zaman açlık hüküm sürerdi; bolluk istisnai bir durumdu. Paylaşım, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin bulunmadığı, toprak, av alanları, su kaynakları kimsenin malı olmadığı; elde edilen yiyeceğin, giyeceğin paylaşılması bir erdem sayılmadığı, kıtlık koşullarında hayatta kalmanın maddi zorunluluğu olduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Eşyalar sürekli el değiştirerek dolaşıyor, mutlak bir “benimdir” duygusu egemen olmuyordu.
Kapitalist döneme kadar gelebilmiş avcı-toplayıcılar ilkel komünal toplumun kendisi değildir; kendi tarihleri vardır ve çevrelerindeki tarım toplumlarıyla, devletlerle iç içe yaşarlar. Ama üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin zayıf olduğu koşullarda paylaşımın nasıl işlediğine dair bize fikir verirler. Kuzey Tanzanya’daki Hadzalar ile Kalahari’deki !Kunglar üzerine çalışan antropolog James Woodburn bu toplumlarda insanların “mülkiyetten ve dolayısıyla mülkiyetin bağımlılık yaratma potansiyelinden sistematik olarak koparıldığını” yazar. Bunun için özel kurallar vardır: “Her yerde birikime karşı yaptırımlarla karşılaşırız.” Hemen ihtiyaç duyulmayan bir eşyayı elde tutmak neredeyse imkansızdır; böyle bir nesneye sahip olanlar “onu elden çıkarmaları için en büyük baskı altındadır."
Kapitalizm öncesinde ürünün büyük bölümü pazara çıkmaz; metaya dönüşüm Marx’ın ifadesiyle “yalnızca tek tek noktalarda gerçekleşir, yalnızca üretimin fazlasına uzanır”. Kapitalist üretim temelinde ise meta “ürünün genel biçimi” olur. Para her şeyin ölçüsüne dönüşür: Bu dünyanın ahlakı da buna uygundur. Marx’ın bu biriktiricisi için “çalışkanlık, tutumluluk ve hasislik” temel erdemlerdir. Eski elbisenin dolapta saklanması bu ahlakın gündelik biçimidir: İhtiyaç fazlası artık paylaşılacak bir şey değil, bir gün paraya çevrilebilecek bir değerdir.
Talep üzerine paylaşım
Antropolog Nicolas Peterson'un “talep üzerine paylaşım” (demand sharing) kavramı burada verimli bir çerçeve sunuyor. Peterson, avcı-toplayıcılarda paylaşımın, sanıldığı gibi sahibinin kendiliğinden gösterdiği bir cömertlik olmadığını gösterir: “Verme ve paylaşmanın büyük bölümü, doğrudan sözlü ve/veya sözsüz taleplere verilen bir yanıttır”. Kuzey Avustralya'daki Yolngular arasında inisiyatif öylesine isteyendedir ki, istenmeden bir şey sunmak kabalık sayılır, “çünkü insanları reddetmenin güç olduğu bir duruma sokar; reddetmek ise daha da büyük bir kabalıktır”. Bu ilişkide istemek utanılacak bir şey değil, tanınmış bir haktır; utanç verici olan, fazlasını kendine saklamaktır. Talep, eşitliği gündelik hayatta yeniden üreten bir mekanizmadır.
Paylaşımın dejenerasyonu
Dilenciliği eski paylaşım ilişkilerinin sınıflı toplum içindeki parçalanmış, dejenere bir biçimi olarak düşünmek mümkündür.........
