menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Taş, ses ve hafıza: Endülüs'te Ziryab'ın izinde

5 0
previous day

Bazı şehirler vardır; insan onları görmeden önce de tanıyormuş gibi hisseder. Endülüs benim için uzun yıllar böyle bir yerdi.

Federico García Lorca'nın dizelerinde dolaşan hüzün, Ladino ezgilerinin belleği, flamenkonun derin yarası ve birbirine değerek yaşamış halkların hikayeleri... 

Bunların hepsi zihnimde aynı coğrafyanın farklı sesleriydi. Belki de bu yüzden, Temmuz ayında Londra'dan Sevilla'ya doğru yola çıktığımda, bir turist gibi değil, uzun zamandır tanışmayı beklediğim bir dostu görmeye gidiyormuşum gibi hissediyordum.

Londra yıllardır yaşadığım şehir. Ama insanın yaşadığı yerle hafızasının ait olduğu yer her zaman aynı olmuyor. Kürt bir sanatçı olarak, kültürün yalnızca kitaplarda ya da müzelerde korunmadığını; insanların sesiyle, diliyle ve müziğiyle taşındığını yaşayarak öğrendim. Bazen bir şarkı, bir haritadan daha uzun ömürlüdür. Bir ezgi, sınırların bölemediği bir coğrafyayı içinde taşır. Belki de bu yüzden tarih boyunca farklı halkların birbirine dokunduğu şehirler beni her zaman kendine çekmiştir.

Sevilla'ya indiğimde kendimi doğrudan sokaklara bıraktım. Adımlarım beni Santa Cruz Mahallesi'ne götürdü.

Çiçekler yoktu ama gölgeleri vardı

Bir zamanlar Sevilla'nın Yahudi mahallesi olan bu dar sokaklarda yürürken, tarihin yalnızca taş binalarda değil, gündelik hayatın içinde yaşamaya devam ettiğini hissettim. Beyaz badanalı evler, küçük avlular, demir balkonlardan sarkan çiçekler ve her köşe başında karşıma çıkan portakal ağaçları...

İlkbaharda olsaydım belki bütün şehri saran portakal çiçeği kokusu bana eşlik edecekti. Temmuz'da ise ağaçlar meyvelerini taşıyordu. Çiçekler yoktu ama gölgeleri vardı. O gölgelerin altında yürürken, bazen bir ağacın bile yüzyılların tanığı olabileceğini düşündüm.

Ertesi gün katıldığım yürüyüş turunda rehberimiz bize Sevilla'nın katman katman oluşmuş tarihini anlattı. Roma'dan Endülüs Emevileri'ne, Yahudi cemaatinden Reconquista'ya kadar uzanan uzun bir hikayeydi bu. Ben ise çoğu zaman grubun biraz gerisinde yürüdüm. Bir müzisyen olarak anlatılan tarihten çok, şehrin sesini dinlemeye çalışıyordum. Taş zemine vuran ayak seslerini, avlulardan yükselen suyun uğultusunu, uzaktan gelen kilise çanlarını... Her şehrin görünen bir yüzü varsa, bir de ancak dinleyerek duyabileceğiniz görünmeyen bir sesi vardır.

Tur bizi Giralda'nın önüne getirdiğinde uzun süre yerimden kıpırdayamadım. Bir zamanlar Muvahhidler tarafından minare olarak inşa edilen bu yapı, bugün Sevilla Katedrali'nin çan kulesi olarak yükseliyor. İçeride okuduğum bilgi panolarından biri dikkatimi çekti. Kulenin gövdesini bir gitarın ses kutusuna, çanlarını ise tellerine benzetiyordu. Bir müzisyen olarak bu benzetme beni uzun süre düşündürdü.

Taşın bile müzikle anlatıldığı bir şehirdeydim. Bir zamanlar müezzinin sesinin yükseldiği bu kuleden bugün çanlar yankılanıyordu.

Taş aynıydı. Ses başkaydı.

O an, Endülüs'ün yalnızca mimarisini değil, bütün tarihini anlatan cümlenin bu olduğunu hissettim. Medeniyetler değişmiş, inançlar değişmiş, diller değişmişti. Ama taş, bütün bu sesleri hafızasında taşımaya devam ediyordu.

Belki de hafıza tam da buydu; taş unutmaz, yalnızca sesi değişir. Sevilla'da geçirdiğim iki gün boyunca sık sık Lorca'yı düşündüm. Yahudi mahallesinde dolaşırken Sefaradların hikayesi geldi aklıma. Bir meydanda flamenko çalan gençleri dinlerken, bu müziğin içine yüzyıllar boyunca karışan Arap, Yahudi, Roman ve Endülüs mirasını düşündüm.

Farklı halklar bazen aynı sofrayı paylaşmış, bazen aynı acıyı yaşamış, bazen de yolları birbirinden ayrılmıştı. Ama kültür, bütün bu kırılmaların arasından yine de yaşamayı başarmıştı.

Ertesi sabah Santa Justa Garı'ndan Córdoba trenine bindim. Yolculuk yalnızca kırk beş dakika sürüyordu.

Pencereden geçen zeytinliklere ve kavurucu yaz güneşinin altında uzanan Endülüs ovasına bakarken, bu toprakların yüzyıllar boyunca yalnızca hükümdarlara değil, düşünürlere, şairlere ve müzisyenlere de ev sahipliği........

© Bianet