menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnsanlar kurtulmadıkça, kurtulmuyor şehirler

62 0
03.10.2026

“DiyarbakırAydır ve türküdürNadide bir kuşBinler yıllık kervansarayDurduk yerde değil bu devasa sur böyleBinler yıllıkAyak diremişliktir.”

Koca Ülke / Veysel ÖNGÖREN

Veysel ağabeyi ilk evvel lise son sınıf öğrencisiyken görmüştüm. 1970’li yılların Diyarbakır’ında, surların hemen dışında, 1959’da sur duvarı delinerek açılan Tek Kapı çıkışında, hemen sur duvarı önündeki bahçeye kondurulmuş TÖB-DER’e ait bahçeli bir lokal vardı. Ki sonraki yıllarda TÖB-DER kapatılınca fırın oldu. Daha sonra da yıktırıldı.

Orada, TÖB-DER’de zaman zaman çeşitli etkinlikler olurdu. İşte Veysel Öngören’i gördüğüm o gün, bizim gençlik dönemimizin hit kalemlerinden Uğur Mumcu konuşacaktı. Emperyalizm ve az gelişmişlik üzerine bir mevzuydu, hatırladığım kadarıyla! Koca salon, “iğne atsan yere düşmez” kabilinden hıncahınç doluydu.

Uğur Mumcu konuşmaya başlamak üzereydi ki salona pos bıyıklı, kendinden emin bir adam girdi. Kalabalık adeta yarılarak yol vermeye başladı. Uğur Mumcu yerinden kalktı. Hasretle kucaklaştılar. Bu babacan görünümlü adamı tanımıyordum doğrusu. Yanımda, yöremdekilere sordum. “Bismil, Silvan tarafından bir ağaymış,” dediler. “Ama edebiyatla, sanatla da ilgilenen bir tuhaf ağa, hem de şeyhmiş,” dediler. İsmini de söylediler mi? Ne! Şu an anımsamıyorum. Ama sonra öğrendim ki Veysel Öngören’miş. Ankara’nın entelektüel mekânlarını bırakıp Diyarbakır’ın ilçesi Bismil’deki kendi köyüne yerleşmiş...

Aradan neredeyse yirmi yıldan fazla bir zaman dilimi geçti. 1980’li yıllarda Veysel Öngören’in adını Diyarbakır’da sıkça duymaya başladım. Ve bir gün de tanışmamız kısmet oldu. Bu tanışıklığım bir süre sonra dostluğa dönüştü. Ölümüne kadar da sürdü.

Benim tanıdığım Veysel Baba, “Bir gül yaprağına dokunur gibi”* dokunandı hayata. “Zemheride çarpan keklik kanadı olsa (da) yüreği”, kaçak sarma tütünden temkinli sigaradan renk değiştirmiş pos “bıyığına (her) el atışı” bir başkaydı.

Veysel ağabey için onca sürgünlükten, onca ayrı düşüşten sonra “Boynu bükük bir ağacın / Boynu bükük bir suya düşmüş gölgesi(ydi) / Ayrılıklar”** adına Diyarbekir’de yaşamak. “Kentimiz kayıt düşüyor artık / Ne kadar çoğuz yoklamada”* demeye şairce yüreği kabarsa da çoğu kez bu koca kentte yalnızdı. Ve yine biliyordu ki varoşların sorunu da kentin sorunlarıydı. “Demek ki / Varoşlar kurtulur da / İnsan kurtulmamışsa / Kentler kurtulur da / İnsan kurtulmamışsa / Demek kurtulmamıştır / Kentler de varoşlar da.”*** Ama bütün bunlara karşın, bu koca ve kadim şehirde onu anlayanların çok, hem de çok az olduğunu da biliyordu.

Elbette kendi kuşağından dostlukları çok önemsiyordu. Ama en çok da gençlerle muhabbet etmeyi seviyordu. Etkilemeden, hırpalamadan istiyordu ki ufukları açılsın; edebiyat, sanat, felsefe, şiir, tiyatro üzerine sohbetlerle. “Dinleyin,” diyordu........

© Bianet