Sincan’dan notlar: LGBTİ+ operasyonu tutukluları ve dayanışmanın politikası
Bugün Sincan Cezaevi’ndeydim. “Ailem Güvende” adı verilen operasyon kapsamında tutuklanan sekiz arkadaşımızı ziyaret ettim: Janset, Umut, Metin, Baran, Tuğba, Nedime, Burçin ve Selin.
Bazılarıyla uzun zamandır tanışıyorum. Bazılarını ise sadece isimlerinden, politik mücadelelerinden biliyorum. Eylül’ün 12-13’ündeki baskın ve gözaltı sürecinde elimden geldiğince yanlarında olmaya çalıştım. Ardından bir süre Ankara dışında olduğum için ziyaretlerine gidemedim. Bugün, tutuklanmalarından sonra ilk kez bir araya geldik.
Cezaevi ziyareti muhalefet milletvekillerinin, bilhassa bizim partinin bir rutini. Son zamanlardaki gelişmeler sanırım CHP ve Yeni Parti’nin de çok daha sık cezaevi yollarına düşmesini getirdi. Ben de üç buçuk yıllık milletvekilliğim boyunca Sincan’a özellikle çok sık gittim. Kobani duruşmalarının sürdüğü dönemde bir ayağım neredeyse hep oradaydı. O davadan tutuklanan arkadaşlarımızı, Gezi tutuklularını, farklı siyasi davalardan içeride bulunanları fırsat buldukça ziyaret etmeyi sürdürüyorum. Bakırköy, Silivri, Diyarbakır, Edirne, Erzincan, Kandıra, Sincan… Gidebildiğim cezaevleri.
Her cezaevi başka bir dünya. Gezi tutuklularının deneyimi başka, Kobani davasından tutuklananlarınki başka, LGBTİ ’larınki bambaşka. Bu dünyaları birbirine benzetmek, aralarındaki farkları silmek olur. Ama her birinde insanın özgürlüğüyle, onuruyla, bedeniyle ve hayatını kurma hakkıyla ilgili ortak bir mesele var.
Cezaevleri, dışarıdaki hayatın bir süreliğine paranteze alındığı yerler değil yalnızca. Aynı zamanda dışarıdaki eşitsizliklerin, ayrımcılıkların ve iktidar ilişkilerinin içeride başka biçimlerde yeniden üretildiği mekânlar. Üstelik kapılar kapandığında, içeride yaşananların dışarıda duyulması da giderek zorlaşıyor.
Bu nedenle siyasetçilerin, milletvekillerinin ve hak savunucularının cezaevlerini sessiz bırakmaması gerekiyor. Avukatların ve ailelerin kurduğu dayanışma elbette vazgeçilmez. Fakat dışarıdan kurulan bağların da sürmesi, içeride yaşananların gündeme taşınması, insanların yalnızca dosyalarından ibaret olmadıklarının hatırlanması gerekiyor. Siyasetçilerin bir gözünün ve bir kulağının orada olması gerekiyor. Bir ayağının orada olması gerekiyor.
Bugün sekiz kişiyle görüştüm. Sabahtan akşam mesai bitinceye dek. İçeri girerken bıraktığım Ankara, çıktığımda puslu neredeyse kar havası diyeceğim bir havaya ve yağmura teslim olmuştu. Belki de ne kadar isterlerdi o havada dışarıda olmayı, yağmurda ıslanmayı, hatta üşümeyi... Şehre bir buçuk saatte dönebildik. Sekiz ayrı hayat, sekiz ayrı hikâye. Zaman zaman güldük, zaman zaman ağır şeyler konuştuk. Her birinin kendi koşulları, kendi ruh hâli, kendi direnme biçimi var. Ama ziyaretlerin sonunda aklımda kalan, yalnızca kendilerine yapılanları anlatmaları değildi. Kendi bildik hayatları tümden ellerinden alındığında bile başkalarının hayatlarına bakmaya devam etmeleriydi.
Belki de bugün en çok bunu düşündüm.
Janset’in söylediği bir şey var. Bunları öğrenmemiz için onları ziyarete gitmemiz gerekmiyor.
Haklıydı. Hak ihlallerini, ayrımcılığı, yoksulluğu ve cezaevlerinin koşullarını öğrenmek için bunları yaşayan insanların bunu anlatmasını beklememeliyiz. Birilerinin yaşadıklarını bize anlatmak zorunda kalmadığı bir politik duyarlılık geliştirebilmeliyiz. Ne var ki çoğu zaman, bildiğimizi sandığımız şeylerin gerçek anlamını, karşımızda bir insan oturduğunda, onun hikâyesini dinlediğimizde kavrıyoruz.
İlk Janset’le görüştüm
Janset’i Ankara’daki çeşitli panellerden, toplantılardan tanıyorum. Aramızda bir dayanışma hukuku olduğunu sanıyorum. Bana bir dostum, arkadaşımmış gibi geliyor. Söylediklerinde kişisel bir sitemden çok, son derece açık bir politik itiraz vardı. Siyasetçilerin LGBTİ ’larla dayanışma konusundaki çekingenliğine dikkat çekti. Sözü dolandırmadan söyledi: Siyasetçi linci göze alacak. Cesareti yoksa da "mış gibi", dayanışıyormuş gibi yapmayacak.
Bu sözün üzerinde durmak gerek.
Siyaset, herkesin zaten rahatlıkla söyleyebildiği şeyleri tekrar etmekten ibaret değil. Başkalarının dile getirmekte zorlandığı sözleri de dile getirmek gibi bir sorumluluğunuz var. Bunun bir bedeli olabilir. Hedef gösterilebilirsiniz, linç edilebilirsiniz, hiç hak etmediğiniz saldırılara maruz kalabilirsiniz. Ama siyasetçinin meselesi, kendisini bu ihtimallerden korumak olamaz.
Ben de lincin zaten hep orada tetikte beklediğini söyledim. Kadın voleybolculara destek amacıyla attığım bir tweetin günlerce süren bir linç kampanyasına dönüşebildiğini anlattım. Yıllar boyunca politik alanda var olmuş, politik eylemlere güç vermiş bir sanatçıyla çekilmiş fotoğrafımın ya da LGBTİ ’larla ilgili bir davaya gösterdiğim ilginin, seçim bölgemde katledilmiş küçük bir kız çocuğunun hakikatine ilişkin yazıp çizdiklerimin nasıl hedef hâline getirilebildiğini söyledim. Hiçbirinden geri çekilmiyorsak, birçok siyasetçi birçok nedenle zaten bir tür "linç" ediliyorsa, LGBTİ ile dayanışmanın yarattığı homofobik, transfobik linç nedeniyle dayanışmadan neden geri çekilelim ki? Velev ki kendimiz bu fobileri üretiyor olmayalım...
İnsan bir kez siyaset alanında yer aldığında, ne yaparsa yapsın birilerinin hedefi olabiliyor. Üstelik linç, çoğu zaman yapılan şeyin kendisiyle orantılı değil. O şeyin temsil ettiği politik anlamla ilgili.
Dün biri benim bir paylaşımımın altına "DEM Parti'nin en boş milletvekili, evlat olsa sevilmez" yazmış :) Siyasete girmezden evvel biri bana benimle ilgili böyle şey söyleyecek deseler hayatta inanmazdım. Ben de "Boş yapma, yürü git" yazacaktım bu yorumun altına. Espri olsun diye tabii, ama onu da yapamıyorsun. Engeli bastım. Böyle. Engellemeyeceksin diye bir şey yok. Bu sosyal medya çöplüğüne de bir temizlik şart.
Evet hakarete, haksızlığa lince maruz kalabiliriz, kalıyoruz ama linci kaçınılmaz bir siyasal iletişim maliyeti gibi kabullenmek de doğru değil. İnsanların hedef gösterilmesi, tehdit edilmesi, nefret söylemine maruz bırakılması normalleştirilemez. Fakat bu saldırıların varlığı, siyasetin sınırlarını da belirlememeli.
Janset’e anlatmaya çalıştığım buydu: Benim açımdan LGBTİ ’larla dayanışmak, linç ihtimalini hesaplayıp geri çekileceğim bir mesele değil. Ama bu yalnızca benim kişisel tutumumla ilgili de değil. Seçilmişlerin, siyasetin kendisine yüklediği sorumluluğu nasıl anladığıyla ilgili.
Siyasal temsil işi, toplumun görmezden gelinen kesimleriyle arasındaki mesafeyi kapatmasına aracılık etmeyi de gerektirir. Hoşa gitmeyen sözlerin karşılığının linç olduğu bir siyasal iklimde, siyasetçinin görevi bu iklimin sınırlarına razı olmak değil, o sınırları zorlamak olmalı. Janset bunu çok iyi ifade ediyor.
Janset’in anlattıkları, siyasal cesaret meselesinin de ötesine geçiyor. genel olarak LGBTİ ların ve transların gözaltı süreçlerinde çıplak aramaya maruz bırakılmalarından, bedenlerinin kolluk tarafından cinsel bir nesne gibi muamele görmesinden söz etti. Bunun nasıl bir hukuksuzluk, nasıl onur kırıcı bir şey ve nasıl bir çifte standart olduğundan...
Bir ülkede bir bakanın, milyarlarca lirayı haksız şekilde kendi hesabına geçirdiği iddialarıyla gündeme gelmesinden sonra gördüğü özenli muamele ya da sorgulanma ile kendi hakları için mücadele eden LGBTİ ’ların bedenlerinin gözaltında bu tür muamelelere maruz bırakılması arasında insanın zihnine takılan bir adaletsizlik var. Janset’in isyanı da buna. Öyle ya kimin lokmasına göz dikti onlar? Kimin hakkını yediler? Kendi hayatlarını yaşamaya, kendi haklarını savunmaya çalışırken neden bedenleri bu kadar kolay bir hedef haline getirilebiliyor?
Üstelik bunu yalnızca kendisine yapıldığı için dile getirmediğini özellikle vurguladı. İlkesel bir meseleydi bu. Kimseye yapılmaması gerekiyordu. Siyasetin de buna karşı çıkması gerekiyordu.
Janset’in cezaevlerindeki transların ve travestilerin koşullarına ilişkin söyledikleri de aynı yerden besleniyor. Cezaevinde çalışan insanların sorunlarından da söz etti. Bu insanların nasıl kötü koşullarda çalıştığını, ne kadar düşük ücretlerle hayatlarını sürdürmeye çalıştıklarını, onların da kendilerine özgü "kapatılmış gibi" bir yaşam dünyası bulunduğunu anlattı. Meclis Cezaevi İnceleme komisyonlarının bile çalışanların koşullarından haberdar olmayabildiğine dikkat çekti.
Bir LGBTİ tutuklunun, kendisini ziyarete gelen siyasetçiye öncelikle cezaevi çalışanlarının sorunlarını anlatması… Üstelik bunu kişisel bir yakınma olarak değil, politik bir itiraz olarak yapması…
Çünkü burada yalnızca bir duyarlılıktan değil, politik bakışın kapsamından söz ediyoruz. Kendi maruz bırakıldığı haksızlığı anlatırken bile başkasının hayatını görebilmek, kendi uğradığı muameleyi merkeze koyup dünyanın geri kalanını dışarıda bırakmamak… Bu, kolayca edinilen bir yetenek değil.
Ben de Çiğdem Mater’in cezaevinde yazdıklarından, yakınlarda çıkan Tuhaf, Saçma, Neyse… kitabında topladığı bu yazılarda, infaz koruma memurlarının ve diğer çalışanların koşullarına ilişkin değerlendirmelerinden söz ettim. Cezaevinin içindeki hayat, tutuklularla sınırlı değil. Orada çalışanların da kendi sorunları, geçim sıkıntıları, çalışma koşulları var. Bunları birbirine karşı konumlandırmadan, herkesin hakkını gözeten bir yerden konuşabilmek gerekiyor.
Biraz arkadaşlarından konuştuk. Umut’un hücreden çıkarılıp koğuşa alındığını da ilk Janset’ten öğrendim sanıyorum. Umut’un tek başına tutulması herkesi endişelendiriyordu. Koğuşa alınmış olması çok kişiyi rahatlatacak.
Janset’in söyledikleri, ziyaretin geri kalanına da eşlik etti. Çünkü gün boyunca karşılaştığım şey, her birinin kendi hikâyesinden çok daha geniş bir toplumsal alanı görünür kılma ısrarıydı.
Metin’le görüşmemiz daha farklı bir ruh hâlinde geçti
Herkesin tahmin ettiğinden daha iyi durumda olduklarını, cezaevi personelinin kendilerine iyi davrandığını anlattı. Elbette cezaevindeydiler, bunu romantikleştirecek değildi. Burası gül bahçesi değildi. Ama kendi koşullarının kadın cezaevine göre çok çok iyi olduğunu, kadınların kaldığı tarafta çok daha ağır bir kalabalık bulunduğunu söyledi. Yirmi dört kişilik koğuşlarda kırk kişinin kaldığını anlattı.
Burada personelin iyi davrandığını, koşulların elbette özgür yaşam koşulları olmadığını ama insanın mümkün olduğunca iyi olanı da görebilmesi gerektiğini söyledi.
İnsan etkileniyor. İçinde bulunulan koşulların ağırlığını inkâr etmeden, her şeyi tek bir karanlık anlatıya teslim etmemek… İnsanın elinde kalan iyi şeyleri de görebilmesi. Bir direnme biçimi bu.
Tansiyon ilacıyla ilgili aklına takılan bir doz meselesi vardı. Birlikte üzerinde düşündük. Ben de düzenli kullandığım başka bir ilaçtan söz ettim. Oradan akıl yürüterek "doz ayarlaması" yaptık :) Esasen basit bir soruydu. Gündelik hayatın küçük ayrıntıları içinde, insanın bir başka insanla kurduğu o tanıdık ilişki… Bazı eksikliklerden bahsetti. Hatırlayabildiğim kadarıyla, kalorifer yanmıyordu ve televizyon yoktu ama bunların halledileceğini umuyordu.
Metin’in yanından ayrılırken, yaşadığı durumu olduğundan hafif gösterdiğini........
