Penelopia: Hikâyeyi bir de ‘fahişeler’den dinleyin
Haftalardır Christopher Nolan’ın yeniden yorumladığı Homeros’un unutulmaz destanı Odysseia ile mitolojiyi konuşmaya, üzerine yazmaya devam ediyoruz. Mitolojinin yalnızca eski anlatılardan ibaret olmadığını hatırladığımız bu günlerde okunması gereken başka bir eserden söz etmek istiyorum. Çağdaş edebiyatın en keskin zekâlarından Margaret Atwood’un kaleme aldığı Penelopia. Ufkumuzu ve bakış açımızı kökten değiştirecek bir roman.
Daha önce başka eserleriyle bu köşeye konuk olan Margaret Atwood’u biliyorsunuz; yarım asrı aşan yazın yolculuğunda kurmacayı her zaman toplumsal iktidar ilişkilerini, görünmeyen emek biçimlerini ve kadının üzerindeki eril tahakkümü teşhir eden politik bir araca dönüştürmüş bir yazar. Damızlık Kızın Öyküsü’nden Kör Suikastçı’ya kadar tüm eserlerinde Atwood’un en sevdiğim tarafı, okuru edilgen bir kurban anlatısıyla baş başa bırakmaması.
Mağduriyeti romantize etmemek…
Aksine Atwood; distopyanın, tarihin ve mitos’un arkasındaki soğukkanlı güç mekanizmalarını bize tüm çıplaklığıyla gösterir. Onun edebiyatı, felaketi ya da mağduriyeti romantize etmeden, sistemin dişlilerini ve o dişlilerin arasında kimlerin ezildiğini doğrudan gösterme sanatıdır.
Penelopia da öyle bir eser; bilindik hikâyeyi klişelerden temizleyip Penelope’yi ne tamamen masum, ne tamamen mağdur ne de mükemmel bir kadına dönüştürmeden konuşturmayı başarır.
Atwood daha romanının başında alışılmışın dışında bir giriş yapar.
“Öldüğüme göre artık her şeyi biliyorum.”
Penelope artık ölmüştür ve Hades'te yaşamaktadır. Binlerce yıldır insanlar onun hakkında konuşmaktadır. “Sadık eş”, “iffet timsali”, “bekleyen kadın.”
Ancak Penelope bundan rahatsızdır. Çünkü anlatılan hikâyenin yalnızca Odysseus'un versiyonu olduğunu söyler. Bu kez kendi hikâyesini kendisi anlatmaya karar verir.
Romanın temel hareket noktası da budur; Homeros’tan başlayarak defalarca “öyle lüzum görüldüğü üzere” türlü kılıklara büründürülen, kutsanan Penelope’yi ve yıllar boyunca “fahişe” diye yaftalanan on iki hizmetçi kızı kendi ağızlarından dinleme fırsatı sunmak.
Sorgulayan ve sorgulatan bir Penelope
Meşhur bir söz vardır: “Hikâyeyi bir de kurttan dinlemek lazım.”
Atwood Penelopia’da bunun da ötesine geçer; hikâyeyi kurttan bile değil, bugüne kadar hep yanlış anlaşılmış ya da hiç anlatılmamışların anlatısına dönüştürür.
Atwood’un Penelope’si, kocası 20 yıl boyunca uzaklardayken yalnızca gözyaşı döküp bekleyen pasif bir figür değil. O; ekonomiyi idare eden, saray siyasetini yöneten, oğlunu büyüten ve talipler karşısında zekâsıyla ayakta kalan politik bir stratejist. Gündüz dokuyup gece söktüğü kefen, sadakatin göstergesi olduğu kadar hayatta kalma mücadelesinin pragmatik bir aygıt.
Bu romanın Penelope’si kendisine de diğerlerine de karşı oldukça açık sözlü, anlatı dili oldukça samimi. Hikâyeyi bildiği kadarıyla anlattığını söylerken, kendini de aklayıp, paklayıp, yüceltmeye hiç uğraşmıyor. Ancak sorguluyor, sorgulatıyor.
Daha ilk sayfalarda, Odysseus’un çeyizi ile birlikte Penelope’yi İthaka’ya götürdüğü bölümde bir baba-kız yorumu var ki, romana sizi hemen bağlıyor. Penelope o bölümü şöyle aktarıyor:
Arabamız yola çıktığında babamın arkamızdan koşup, kalmam için yalvardığını, Odysseus’un da onunla birlikte İthaka’ya gitmek mi, yoksa babamla kalmak mı istediğimi sorduğu kulağınıza gelmiştir. Verdiğim yanıtın yaşmağımı örtmek olduğunu, kocamı istediğimi dile getiremeyecek kadar iffetli olduğumu, bu erdemimi anımsatması için heykelimi diktikleri söylenir.
Söylediklerinde gerçeklik payı yok değil. Ancak yaşmağımı indirmemin nedeni güldüğümü gizlemekti, öz kızını denize atmış bir babanın aynı kızın arkasından koşarak “Benimle kal!” diye dil dökmesi gülünesi bir sahneydi.
Bu nefis alıntıdan hemen sonra şunu belirtmem lazım, bence romanın asıl gücü Penelope’nin kendi sesini bulması kadar, on iki hizmetçi kızı sahneye çıkarmasında yatar. Atwood on iki hizmetçi kızın sesini bir Koro’ya........
