İktidarın sözcükleri: İtirazı suça, eşitsizliği kadere dönüştüren dil
Bir toplumsal olayı hangi sözcüklerle anlattığımız, yalnızca dilsel bir tercih değildir. Sözcükler; gerçekliğin hangi yönlerini göreceğimizi, hangilerini gözden kaçıracağımızı belirler. Olayları belirli bir anlam çerçevesine yerleştirirken düşüncenin sınırlarını da çizer. İktidarın dili bu nedenle yalnızca emir veren, yasaklayan ya da cezalandıran bir dil değildir; aynı zamanda dünyayı adlandıran, makul olanı belirleyen, meşru taleplerle gayrimeşru sayılan itirazlar arasına sınır çeken bir güçtür.
Çok uzun süredir aslında hepimizin bildiği bu dilin son örneğini, Fransa'daki sonrasında neredeyse tüm Avrupa’daki protestolar sırasında mağazalara verilen zararların yaygın biçimde "yağma" sözcüğüyle tanımlanmasında gördük. Yağma, belirli koşullarda gerçekleşen bir suçu tanımlayabilir. Ancak bir protestonun bütününü bu kavramın içine hapsettiğimizde; eylemin politik bağlamını, hedef alınan mekânların simgesel anlamını ve toplumsal öfkenin nedenlerini tartışma dışına itmiş oluruz. Burada mesele, bir olayın belirli bir yönünü işimize geldiği gibi isimlendirip bütünün yerine koyan dilin neyi görünmez kıldığıdır.
Düzeni korumanın görünmez aracı
Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramı, bu mekanizmayı anlamak için önemli bir başlangıç noktasıdır. Egemenlik yalnızca zor kullanılarak sürdürülmez; egemen toplumsal ilişkilerin doğal, kaçınılmaz ve herkesin çıkarına uygun olduğuna ilişkin hâkim bir "ortak anlatı" da üretilir. Bir düzenin devamlılığı, insanların yalnızca ona boyun eğmesine değil, onun temel kabullerini sorgulamadan benimsemesine de bağlıdır.
Kapitalist toplumda mülkiyetin korunması, ekonomik düzenin sürekliliği ve piyasanın işleyişi çoğu zaman tartışmaya kapalı öncelikler olarak sunulur. Buna karşılık, bu düzenin ürettiği yoksulluk, güvencesizlik ve eşitsizlik toplumsal hayatın olağan sorunları gibi ele alınır. İnsanların geçim koşullarını belirleyen ekonomik ilişkiler doğal kabul edilirken, bu ilişkilere yönelen öfke anormal, aşırı veya tehlikeli ilan edilir.
Pierre Bourdieu'nün sembolik iktidar kavramı da burada anlam kazanır. İktidar, yalnızca maddi kaynakları veya zor araçlarını kontrol etmekle kalmaz; toplumsal gerçekliği sınıflandırma ve ona meşru adlar verme gücünü de elinde tutar. Bir eylemciye "yurttaş" yerine "çapulcu", kolektif bir hak talebine "imtiyaz", toplumsal bir itiraza "asayiş sorunu" denildiğinde yalnızca sözcükler değişmez; olayın hangi ahlaki ve siyasal ölçütlerle değerlendirileceği de değişir. Sıradan yurttaş bu kavramsallaştırmayı sorgusuzca kabul ettiğinde, iktidar dil aracılığıyla kitleleri kolaylıkla yönlendirip tartışmanın dışına itmeyi başarır.
Bu nedenle kavramlar masum değildir. Asıl soru, kullanılan tanımın somut olgularla ne ölçüde örtüştüğü ve hangi anlamları sistematik biçimde dışarıda bıraktığıdır. Kelimelerin ilk anlamlarının ve çağrışımlarının bize ne söylediğini hızla kavrayıp uyanık kalabilmek önemlidir.
Protestonun itibarsızlaştırılması ve suç haberine dönüşmesi
Medya araştırmalarında "protesto paradigması" adı verilen yaklaşım, toplumsal hareketlerin haberlerde nasıl itibarsızlaştırılabildiğini inceler. Johannes B. Gruber'ın Britanya'da 1992-2017 dönemini kapsayan araştırması; protestoların haberleştirilmesinde eylemcilerin yöntemlerini öne çıkaran,........
