menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Emin Alper sinemasında tekinsizlik, kolektif hezeyan ve temel izlekler

31 0
14.03.2026

Hepimizin hayatında, bizde izler bırakan, ne olduğunu bazen bizim de tam olarak bilmediğimiz dertler vardır. Bu dertleri çözmek, anlamlarını kavramak ve onlarla başa çıkabilmek için dönüp dönüp onları düşünürüz. Kimi zaman hep aynı şeyi düşündüğümüzü fark etmeyiz bile. Bu durum bazen yaşamımızda doğrudan başımıza gelen deneyimlerin sonucu, bazen de hayat karşısındaki politik duruşumuzun bir uzantısıdır.

Örneğin Haneke’nin temel meselesi, kendisinin de içinden geldiği üst orta sınıf burjuva ailesidir ve neredeyse her filminde bu sınıfla olan hesaplaşmasını izleriz. Öte yandan dünyaya soldan bakıyorsanız, sınıf meselesiyle, sistemle bir derdinizin olması da son derece doğaldır. Emin Alper sineması da bu bağlamda, ağırlıklı olarak aynı derdin farklı veçheleri üzerine kurulmuş gibidir. Onun temel meselesi sistemin kendisi kadar, bu sistemin kuşatması altındaki birey ve toplulukların sergilediği davranışların nedenleri ve alt metinleridir. Onun sineması güçlü ve büyük temalar ve izlekler etrafında şekillenir.

Emin Alper sinemasını anlamanın en etkili yollarından biri, onun filmlerini politik sinema kategorisine yerleştirmek yerine, politik olan ile psikolojik olan arasındaki gerilim alanı içinden okumaktır. Çünkü Alper’de politika, slogan düzeyinde bir temsil değil, karakterlerin bilinçdışı korkularına, bastırılmış arzularına ve kolektif paranoyalara sinmiş bir atmosfer olarak ortaya çıkar. Bu nedenle onun filmlerinde sistem eleştirisi doğrudan görünmez, daha çok hissedilir. Seyirci, baskının kaynağını çoğu zaman açık biçimde görmez ama sürekli bir tehdit hissiyle baş başa kalır.

Alper’in sinemasındaki en belirgin temalardan biri korkunun toplumsal üretimidir. Tepenin Ardı’ndan (2012) itibaren yönetmen, düşmanın çoğu zaman somut bir varlık olmaktan ziyade zihinsel bir kurgu olduğunu gösterir. Filmde görünmeyen “öteki”, aslında karakterlerin kendi iç çatışmalarının ve mülkiyet kaygılarının dışavurumudur. Burada korku bireysel bir duygu değil, toplumsal bir ideolojiye dönüşür. Toprak, aidiyet ve erkeklik üzerinden kurulan bu gerilim, sürekli yeniden üretilen bir savunma psikolojisini temsil eder. Bu noktada Emin Alper sinemasında paranoya ile iktidar arasındaki ilişki görünür hale gelir. İktidar yalnızca devlete ait değildir, aile içinde, köyde, mahallede, hatta dostluk ilişkilerinde yeniden üretilir. Karakterler çoğu zaman baskıya maruz kalan kişiler gibi görünse de aynı anda baskıyı yeniden kuran öznelere dönüşürler. Bu çift yönlü yapı, Alper’in sinemasını ahlaki açıdan gri bir alana taşır. İyi ve kötü arasındaki sınırlar silikleşir, herkes hem mağdur hem fail olma potansiyeli taşır.

Sinemasının dikkat çekici yanlarından biri de erkeklik temsilleridir. Erkek karakterler çoğu zaman güçlü ve muktedir figürler olmaktan ziyade kırılgan, korkak ve tehdit altında hisseden bireyler olarak karşımıza çıkar. Kurak Günler’deki savcı ya da Kurtuluş’taki Mesut gibi karakterler, güç gösterisinin aslında derin bir güvensizliği gizlediğini anlatan farklı örneklerdir. Erkeklik burada doğal bir iktidar hâli değil, sürekli kanıtlanması gereken bir performansa dönüşür. Toprak, mülkiyet, namus ve statü gibi kavramlara aşırı bağlılık, kaybedilmekte olan bir erkeklik konumunu telafi etme çabası olarak okunabilir. Erkekler birbirlerini sürekli sınayan hiyerarşik ilişkiler içinde var olurken duygusal ifade alanlarını bastırır, böylece hem baskının uygulayıcısı hem de mağduru hâline gelirler. Alper’in anlatılarında erkeklik sabit bir kimlik değil, toplumsal kırılganlık arttıkça sertleşen ve paranoyaklaşan bir kriz alanıdır.

Bu erkeklik krizinin yarattığı güvensizlik ortamı, filmlerdeki kapalı cemaat yapılarının oluşumunu da açıklar. Topluluk, yalnızca bir arada yaşayan bireylerden değil, ortak korkular etrafında kurulan bir aidiyet mekanizmasından oluşur. Zamanla bu yapı eleştirel düşünmeyi zayıflatır, bireyler düzeni sorgulamak yerine onu içselleştirerek yeniden üretir. Körleşme burada bilgisizlikten değil, algının sistem tarafından şekillendirilmesinden kaynaklanır. Dedikodu ve çoğunluk hissi hakikatin yerini alırken, dışlanma korkusu bireyin yargısını bastırır ve baskı açık zorlamadan çok........

© Bianet