Kurye Merve’nin ardından: Ayrımcılığı ve güvencesizliği düşünmek
9 Temmuz 2026 gece geç saatlerde İstanbul Beylikdüzü Marmara Park mevkiinde, E-5 karayolu üzerinde ölümle sonuçlanan kaza süsü verilmiş bir iş cinayeti meydana geldi. Fiyuu (Tıkla Gelsin) platformu bünyesinde çalışan 40 yaşındaki moto kurye Merve Yılmazelli, motosikletiyle seyir halindeyken, otobanda makas atarak yarışan bir aracın arkadan çarpması sonucu ağır yaralandı. Kazaya sebebiyet veren sürücü olay yerinden kaçarken, ambulansla Medicana Hastanesi’ne kaldırılan Yılmazelli yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak yaşamını yitirdi.
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, kazanın gerçekleştiği dakikalarda arkadan gelen iki lüks aracın makas atarak yarıştığı ve bu araçlardan birinin Yılmazelli’nin motosikletine arkadan hızla çarptığı belirtiliyor. Ana akım medyanın üçüncü sayfa sütunlarında sıradan bir “trafik kazası” ya da “maganda dehşeti” olarak geçiştirilmeye çalışılsa da arka planında çok daha yapısal bir sömürü rejimini barındırıyor.
Merve Yılmazelli’nin kaybı; trans kadınların kurumsal istihdam alanlarından dışlanarak hayatta kalmak adına en tehlikeli iş kollarına sığınmak zorunda bırakılması ile güvencesiz platform kapitalizminin dayattığı algoritmik hız baskısının ortak sonucudur. Sınıfsal sömürü ile toplumsal cinsiyet kimliğine yönelik dışlama mekanizmalarının üst üste bindiği bu tablo, olayı basit bir asayiş vakası ya da kişisel bir trajedi olmaktan çıkarıp tam anlamıyla “kesişimsel bir iş cinayeti” haline getiriyor.
Yaşama tutunmanın iki tekeri: Merve’nin portresi ve “gizli işçilik”
Merve’nin hikayesini anlamak için, onun neden o saatte E-5 karayolunda iki teker üzerinde olduğunu doğru bir sosyolojik zemine oturtmak gerekir. Bugün Türkiye’de trans kadınlar, muhafazakârlaşan toplumsal yapı ve kurumsal ayrımcılık nedeniyle sistemli bir şekilde nispeten güvenceli istihdam alanlarının (ofislerin, fabrikaların, mağazaların) dışına itiliyor. Bu dışlanma, transları tarihsel olarak seks işçiliği, eğlence sektörü ya da kayıt dışı/güvencesiz hizmet işleri gibi dar, riskli ve sömürüye açık getto ekonomilerinde hayatta kalmaya zorluyor.
Son yıllarda ise sadece geçinebilmek için trans kadınların da tıpkı diğer güvencesiz toplumsal kesimler gibi platform ekonomisine yöneldiği görülüyor. Elimizde transların kuryeliğe yönelim oranlarına dair kitlesel veya kesin bir istatistik olmasa da, Merve’nin yaşam mücadelesi bu yeni güvencesizlik dalgasını ve trans kadınların iki teker üzerinde var olma çabasını bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor.
Platformlar, “kendi işinin patronu olmak”, “esnek saatlerde çalışmak” gibi parlak pazarlama sloganlarıyla bu dışlanmış, güvencesiz bırakılmış kitleleri bünyesine çekerek bir “sığınak” veya “kaçış alanı” illüzyonu yaratıyor. Oysa bu parlak ambalajın arkasında; hiçbir iş güvencesi olmayan, ihbar ve kıdem tazminatından mahrum, kaza yaptığında kaderiyle baş başa bırakılan “gizli bir işçilik” yatıyor. Merve, kimseye boyun eğmemek için bu zorlu yolu seçmişti.
Merve çalışma arkadaşlarının anlatımıyla, “iki tekerin hakkını veren”, çok iyi motor kullanan ve uzun yıllardır bu mesleğin tozunu yutmuş usta bir kuryeydi. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen her zaman güler yüzlü, paylaşımcı ve dayanışmacı karakteriyle depoların, mola yerlerinin sevilen yüzüydü. Ailesinin onu kimliği nedeniyle reddetmesine, toplumsal hayatta karşısına çıkarılan tüm duvarlara karşı tek başına inanılmaz bir dirençle mücadele ediyordu. Öyle ki, geçmiş yıllarda Beylikdüzü’nde, derme çatma bir barakada yaşamak zorunda kaldığı o en zorlu, en soğuk günlerde bile yaşama tutunmaktan, ekmeğini kazanmaktan vazgeçmemişti.
Merve Yılmazelli’nin karşı karşıya kaldığı bu zorlu yaşam ve çalışma döngüsü, bireysel tercihlerden ziyade yapısal sınırların bir sonucuydu. Kendisini çalışırken aldığı risklerle karşı karşıya bırakan bu genel tablo, platform kapitalizminin ve güvencesiz çalışma şartlarının emekçiler üzerinde yarattığı korumasızlığın doğrudan bir yansımasıdır.
Yasın hiyerarşisi ve “Kimsesizler Mezarlığı” tehdidi
Merve’nin vefatının hemen ardından başlayan süreç, aile bağları kopuk olan veya resmi kayıtlardaki durumlar nedeniyle yasal prosedürlerin tıkandığı hassas vakalarda karşılaşılan zorlukları bir kez daha gündeme getirdi.
Kazanın ertesi günü, yani 10 Temmuz’da Kurye Haber olayı Instagram hesabından duyurarak kamuoyunu ve kurye gruplarını harekete geçirdi. Merve’nin çalışma arkadaşları ailesine ulaşmak için seferber oldu. Ortaya çıkan gerçek üzüntü vericiydi: Merve, trans kimliği nedeniyle uzun süredir biyolojik ailesiyle görüşmüyordu. 11 Temmuz’da Kurye Hakları Derneği, durumun vahametini görerek İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne acil bir başvuru yaptı.
Başvuru metninde şu vurgu yer alıyordu:
“Merve Yılmazel’in iş arkadaşlarından ve sahadan edindiğimiz bilgilere göre, kendisi trans kadın kimliğine sahip olup uzun süredir ailesiyle görüşmemektedir. Gelen güncel bilgiler, ailesinin cenazeyi teslim almayacağı yönündedir... Cenazenin yasal prosedürler dahilinde kimsesizler mezarlığına gömülmesi riskiyle karşı karşıyayız.”
Judith Butler’ın o sorusu, yaşanan bu belirsizlik sürecinde kurumsal ve toplumsal bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor: “Kimin hayatı yas tutulabilir niteliktedir?” Merve’nin vefatının ardından, ailenin karakola gidip ifade........
