menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Siverek: Savrulur Karacadağ

18 0
09.05.2026

Ezelden beri insanın doğayla yakın bir ilişkisi olagelmiştir. Gırtlaktan çıkan sesin dışarıda yankıya dönüşmesinden fiziksel yapıya, jest ve mimiklere değin doğayla bir benzeşme vardır. Nihayetinde binlerce yıllık deneyimin de söylediği gibi, “Üzüm üzüme baka baka kararır”dı. Dolayısıyla doğa ile insan ilişkisi bir tahakküm değil, karşılıklı bir yaşam sözleşmesiydi. Bilim diliyle söylersek simbiyotik bir ortak yaşam formu. Tabii içgüdüsel süreç, zamanla insanın doğa üzerinde tahakküm kurmasına dönüşmüş; Sanayi Devrimi’yle birlikte kapitalizmin “Büyü ya da yok ol” mantığına teslim olmuştur.

Antik Mısır’da da doğayla insanın simbiyotik ilişkisi dikkat çekicidir. Özellikle Nil Nehri, kavruk sarı toprağı yalayarak akarken geçtiği her yere hayat verir. Uygarlıklar burada kurulur, firavunların gücü buradan gelir; nehir ulaşımda bir taşıma görevi görür, tarlada bereket olur. Tam da bu sebeple binlerce yıl önce Herodotos, “Mısır, Nil Nehri’nin bir armağanıdır.” diyordu. Peki hakkında tevatür ve efsanelerin gırla olduğu Siverek için ne diyeceğiz? Urfa-Diyarbakır karayolunda ilerlerken hiçbir sırrını açık etmeyen şehir hakkında bir şey söylemek zor doğrusu. Ama sonda söyleyeceğimi başta söyleme cüreti göstereceğim: “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.”

Yıllarca araçla içinden geçtim, uzayıp giden düzlüklerine baktım; ama sırrına vâkıf olamadım. Ta ki bir Japon yazarın 10 bin kilometre öteden depreşen merakının peşinden Siverek’e yolum düşene kadar… Kent merkezinde rastgele bir gezintiye çıkıldığında, modern yapılar ile şehrin birçok köşesine dağılan bazalt taşlı eski yapılar ikili bir zaman algısı oluşturuyor. Siverek’te Ulu Cami, klasik kent mimarisinin öncülüğünü yapar konumda. Yüzlerce yıllık geçmişiyle, kiliseden camiye dönüşen hikâyesiyle içimde bir monoloğu da hemen başlatabiliyor. Ferahlığından nasiplenince, taşlarına dokununca sırrına ermenin dayanılmaz keyfi var bende…

Şanslıydık elbette; çünkü kentin ruhuna dokunmayı sağlayan dervişlerle birlikte geziyorduk. Şüphesiz bunlardan biri, Siverek’i sosyopolitik açıdan, ekolojik ve ekonomik yönden çok iyi bilen yönetmen ve yazar Sedat Kıran’dı. Diğer taraftan akademisyen ve yönetmen Prof. Dr. Sedat Benek, coğrafyanın oluşumu ve özellikleri noktasında muazzam bilgiler paylaşıyordu. Dolayısıyla Japon yazar ve benim için şanslı, güzel bir gün olacağı daha başından belliydi.

Neden mi? Sedat Kıran, adeta Siverek’in doğal özellikleri, sosyal yaşamı ve kentin sözlü kültürü konusunda bir kent dervişi. Farklı çalışmalarının yanında onun “Mîrkut” adlı belgeseli çok dikkat çekici. “Mîrkut” sadece Karacadağ pirincinin ekim-hasat sürecini anlatmıyor; aynı zamanda kültür tarihindeki Kürtçe ritüelleri ve deyişleri de gösteriyor. Özellikle Kürt toplumunun dayanışmasının tarihsel adı olan “Zibare” kültürünü de yansıtıyor. Bu yönüyle Kürt dili için muazzam bir envanter de oluşturuyor. Tabii Kıran’ın birçok belgesel çalışması var; birçoğu uluslararası gösterimlerde yer alıyor, önemli ödüllere layık görülüyor. Bugün de Karacadağ’ın sırtında gezerek her bir bitki ve taşa dikkat kesiliyor, adeta doğayla........

© Bianet