menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Resul Emrah Şahan: Barış süreci iktidarın tapulu malı gibi görünmemeli

5 0
12.10.2026

İstanbul Şişli halkının oylarının yüzde 66,6’sını alıp belediye başkanı seçilen ancak 19 Mart 2025’te gözaltına alınıp tutuklanan ve aylardır Silivri Cezaevi’nde tutulan Resul Emrah Şahan, yerel demokrasi, Kent Uzlaşısı, barış süreci ve adalet tartışmalarını bianet’e yorunladı.

Kent Uzlaşısı dosyasını Türkiye’nin elindeki en somut yerel barış deneyimlerinden biri olarak nitelendiren Şahan, farklı toplumsal kesimlerin aynı mecliste temsil edilmesinin suçlama konusu yapılmasını eleştirdi.

Cezaevinde kitapları, kalemi ve sazıyla zaman geçirdiğini anlatan Şahan, üzerinde çalıştığı besteler ve bir kitap projesi olduğunu da paylaştı. “Vazgeçmeyin, kenti kimseye bırakmayın” diye seslenen Şahan, sözlerini şöyle tamamladı: “Şaşırmaya devam edin. Umut dediğimiz şey biraz da yanlışa hâlâ yanlış diyebilmek.”

"Bir yandan siyasete davet ediyorsun, öbür yandan siyaset yapanı yargılıyorsun"

"Kent Uzlaşısı" dosyası kapsamındaki tutukluluğunuzda tahliye kararı verildi. Bir yerel yönetici olarak, kentteki farklı toplumsal kesimlerin bir arada temsil edilme iradesinin kriminolojize edilmesini ve suçlama konusu yapılmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Savcılık bu dosyada açık açık, Kürtlerin batıdaki kentlerde belediye meclislerinde söz sahibi olmasının amaçlandığını yazıyor ve bunu bir suç olarak tarifliyor. Kentleri farklılıkları ayırarak değil birbirine bağlayarak yaşanması gereken yerler olarak gören biri için böyle bir tarifi, bunun bir suçlama konusu yapılmasını anlamak gerçekten çok zor.

Biz istedik ki başta İstanbul olmak üzere memleketin her yerinde insanlar aynılaşmadan ortaklaşsın. Yan yana gelsinler, seçilsinler, meclis sıralarında, komisyonlarda, mahalle toplantılarında yaşadıkları yerler için birlikte karar versinler. Üstelik milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir kentten söz ediyoruz. Bu insanların kentin meclislerinde yer alması kimseye tanınmış bir ayrıcalık değil. Ama sonra bu dosya üzerine çok düşündüm. Kürt seçmen, biliyorsunuz, batıda uzun yıllar seçimden seçime hatırlanan bir oy kitlesi olarak görüldü.

Biz istedik ki başta İstanbul olmak üzere memleketin her yerinde insanlar aynılaşmadan ortaklaşsın. Yan yana gelsinler, seçilsinler, meclis sıralarında, komisyonlarda, mahalle toplantılarında yaşadıkları yerler için birlikte karar versinler. Üstelik milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir kentten söz ediyoruz. Bu insanların kentin meclislerinde yer alması kimseye tanınmış bir ayrıcalık değil. Ama sonra bu dosya üzerine çok düşündüm. Kürt seçmen, biliyorsunuz, batıda uzun yıllar seçimden seçime hatırlanan bir oy kitlesi olarak görüldü.

Adına ister Türkiye İttifakı diyelim ister Kent Uzlaşısı, bu model tam da bunu tersine çeviriyordu ve Kürtleri yönetimde sözü olan bir ortak haline getiriyordu. Bence sandıkta başlayan bir ilişkinin kalıcı bir siyasi bağa dönüşme ihtimali görüldü ve bu ihtimal yerleşik siyaset anlayışını rahatsız etti.

Bu rahatsızlığın neden tam o günlerde bir dosyaya dönüştüğünü sorarsanız, zamanlamaya bakmak gerekiyor. Ankara’da silahların bırakılması ve siyasetin demokratik alana taşınması konuşulurken, İstanbul’da zaten siyaset yapan insanlar terör soruşturmasının konusu yapıldı.

Bir yandan siyasete davet ediyorsun, öbür yandan siyaset yapanı yargılıyorsun. Davetiye ile tutuklama talebi her ne hikmetse aynı postayla geliyor.

Normalde çelişki gibi duruyor değil mi ama bence kendi içinde önemli bir mantığı var. Silahlar susup Kürt siyaseti tamamen demokratik alana geçtiğinde bu siyasetin kiminle yan yana duracağı sorulmaya başlanacaktı. İşte Kent Uzlaşısı bu sorunun cevabını sandıkta bir kere vermişti. Dosya da bence tam o cevaba bir sınır çizmek için açıldı.

Bu sınırın bedelini arkadaşlarımız ödedi. Belediye meclisinde oldukları için bir yıla yakın tutuklu kaldılar. Geçtiğimiz günlerde sekizi beraat etti, aralarında Şişli meclisimizden Sinan Gökçe de var. İki arkadaşımız ise ceza aldı, onların hukuki süreci devam edecek ve onların kararlarının da üst mahkemede düzeleceğine inanıyorum.

Şimdi benim tüm bunlara karşılık bir teklifim var. Savcılık Kent Uzlaşısını bir suç dosyası olarak hazırladı ya, ben aynı dosyaya Türkiye’nin bugün elindeki en somut yerel barış deneyimi olarak bakıyorum.

Süreç gerçekten barışın yerelde nasıl yaşanacağını soruyorsa, cevabın önemli bir kısmı bence o dosyada duruyor. Farklı seçmenlerin aynı mecliste neyi birlikte konuşabildiği, neyi konuşamadığı, nerede anlaşıp nerede tıkandığı. Bu deneyim mahkeme salonlarından çıksın ve kent konseylerinde, üniversitelerde, Meclis’teki komisyonlarda tartışılsın. Emin olun Kent Uzlaşısı’nı yargılamayı bırakıp incelemeye başladığımız gün süreç de kâğıttan kente inecektir.

Bugün sürecin en büyük derdi toplumla buluşamaması. Kent Uzlaşısı bunun küçük ama gerçek bir örneğiydi. Tohum orada duruyor. Önce onu anlamak, sonra yeşertmek hepimizin işi olsun.

Bugün sürecin en büyük derdi toplumla buluşamaması. Kent Uzlaşısı bunun küçük ama gerçek bir örneğiydi. Tohum orada duruyor. Önce onu anlamak, sonra yeşertmek hepimizin işi olsun.

"Onlar adına utanıyorum"

Şişli'de yüksek bir oy oranıyla seçildikten sonra görevden alınmanız, yerinize kayyım atanması ve aylarca süren tutukluluk; hem sizin hem de size oy veren yurttaşların adalet duygusunda nasıl bir yaralanma yarattı?

Yüzde 66,6 ile seçildik, Şişli’nin tarihindeki en yüksek oyu aldık. O rekorun ödülü de kayyum oldu. O oyun içinde belki hayatında ilk kez bize oy veren, belki bir daha da vermeyecek ama o gün bir ihtimale güvenen çok insan vardı. Hepsi sandıkta bir karar verdi ve o kararın bir anlamı olacağına inandı.

Zaten böyle değil midir insan sandığa gider, tercihini yapar ve devletin bu tercihe saygı göstereceğini varsayar. Seçtiği yöneticiyi beğenmezse de bir sonraki seçimde değiştiririm der. Böyle bir anlaşma kurulur.

Ama bugün bu anlaşma yerelde neredeyse her biçimiyle bozulmuş durumda. Sadece son haftalarda olanlara bakın. Baskılar, tutuklamalar, meclis üyelerinin transferi, transfer olmayınca tutuklanması ve bütün bunların sonunda belediyelerde iradeye el konulması.

Kayyum bunun en bilineni, en eskisi. Ama artık kayyumun yeni biçimleri de geliştirildi, transferlerle, meclislerde oynanan seçim oyunlarıyla. Kayyumda iktidar kapıyı kırıp giriyor. Transferde kapıyı açıp bekliyor ve sözü koltuğundan hafif gelen bazı seçilmişler de koşa koşa o kapıdan giriyor.Seçmen de bir sabah uyanıp oyunun başka bir rozete dönüştüğünü haberlerden öğreniyor. Açık söyleyeyim, ben onlar adına utanıyorum. Ama bu utancın seçmene geçmesine izin vermemek lazım. Kayyumun da transferin de seçmene fısıldadığı şey aynı.

Kayyum bunun en bilineni, en eskisi. Ama artık kayyumun yeni biçimleri de geliştirildi, transferlerle, meclislerde oynanan seçim oyunlarıyla. Kayyumda iktidar kapıyı kırıp giriyor. Transferde kapıyı açıp bekliyor ve sözü koltuğundan hafif gelen bazı seçilmişler de koşa koşa o kapıdan giriyor.

Seçmen de bir sabah uyanıp oyunun başka bir rozete dönüştüğünü haberlerden öğreniyor. Açık söyleyeyim, ben onlar adına utanıyorum. Ama bu utancın seçmene geçmesine izin vermemek lazım. Kayyumun da transferin de seçmene fısıldadığı şey aynı.

Oyunun bir önemi yok, seçimi kaybetsem de gelir alırım, yüzde 66 ile seçtiğin yerde bile alırım. Bu akıl seçmeni sandıktan, kendi iradesine ve geleceğine sahip çıkmaktan uzaklaştırmak istiyor. Bu hesabın tutacağını kimse sanmasın.

Bu ülkenin seçmeni bu hesaba her seferinde aynı cevabı verdi. 2019'da İstanbul seçimi iptal edildiğinde ne olduğunu herkes hatırlıyor. Ama bu cevabı yalnızca seçim gününe bırakmak da hata olur. Siyaseti beş yılda bir gelen bir güne göre kuramayız. Seçilmişleri tutuklayan, yurttaşın iradesini yok sayan bu topyekun kayyum siyasetine karşı ortak bir söz, birlikte bir gelecek kurmak zorundayız, hem de seçimi beklemeden.

Kayyum konusuna dönersek, bir kayyum belediyedeki bir projenin dosyasını devralabilir ama o dosyanın arkasındaki mahalleyi devralabilir mi. O projenin hangi mahalle toplantısında, kimin itirazıyla değiştiğini, hangi sokakta neden, nasıl yarım kaldığını bilemez. Bunlar süreklilik gerektiren ve yerelden damardan bilmen gereken işlerdir. Şişli’ye bakın işte bunu çok net yaşadı.

Bir buçuk yılda üç kayyum gördü. Düşünün, arada bir tanesinin ömrü sekiz gün oldu. Bizde bir imar planı otuz gün askıda durur, bu kayyum sekiz günde gitti.

Son gelense hem Büyükçekmece Kaymakamlığı yapıyor hem de acil çözülmesi gereken birçok sorunu olan Şişli’yi yarı zamanlı yönetiyor. Oysa bir kentte kaldırımın nereye yapılacağı bile siyasi bir karardır, çünkü o kaldırım bebek arabalı bir anneye, tekerlekli sandalyedeki bir gence, pazar arabası çeken bir teyzeye ya yer açar ya açmaz. Biz plancıların meslek hastalığıdır, kaldırımdan memleket meselesi çıkarırız. Ama öyledir de.

İşte bu yüzden belediye başkanlığı siyasi bir iştir ve gücünü yurttaştan alır. Atanmış bir kaymakamın masasındaki evraklardan biri olamaz, belediye yönetmek evrak işi değildir.

Bence Türkiye’de uzun zamandır bürokrasiyle siyaset arasındaki çizgi kayboldu. Siyaset yapan bürokratlar, siyasi bir merkez gibi çalışan devlet daireleri ortaya çıktı. Ben buna biraz Osmanlı’daki kul anlayışını hatırlatan bir bürokrasi diyorum.

Kurumları ve yurttaşı önceleyen değil, en tepeden gelen talimatı uygulamakla yükümlü atanmışlar her makama yerleşti. Devletle toplum arasındaki makası açan, güveni zedeleyen kök sorunlardan biri bu. Kayyum da bu anlayışın belediye binasının kapısına asılmış tabelası.

Tabii o tabela bu ülkede ilk kez Şişli’ye asılmadı. 2016'dan beri Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da asılıydı ve biz batıda bu haberlere çoğu zaman kısa tepkiler verip geçtik. Bunu söylerken samimi bir mahcubiyetle söylüyorum. İşte şimdi biz de bir seçimde üç kayyum görmüş olduk, Mardin ise üç seçimde üç kayyum. Ahmet Türk geçen gün bir röportaj vermiş.  Kendim için belediye başkanlığı talep etmiyorum diyor, halkın iradesine konulan ipotek kaldırılsın diyor. Bir de çok haklı olarak kayyumların kaldırılması için barış sürecinde yeni bir aşamayı ya da yeni bir yasayı beklemeye gerek olmadığını hatırlatıyor. Ben de tam olarak aynı yerdeyim.

Tabii o tabela bu ülkede ilk kez Şişli’ye asılmadı. 2016'dan beri Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da asılıydı ve biz batıda bu haberlere çoğu zaman kısa tepkiler verip geçtik. Bunu söylerken samimi bir mahcubiyetle söylüyorum. İşte şimdi biz de bir seçimde üç kayyum görmüş olduk, Mardin ise üç seçimde üç kayyum. Ahmet Türk geçen gün bir röportaj vermiş.  Kendim için belediye başkanlığı talep etmiyorum diyor, halkın iradesine konulan ipotek kaldırılsın diyor. Bir de çok haklı olarak kayyumların kaldırılması için barış sürecinde yeni bir aşamayı ya da yeni bir yasayı beklemeye gerek olmadığını hatırlatıyor. Ben de tam olarak aynı yerdeyim.

Bugün bir kararla bitirilebilecek bir şeyi neden bir müzakerenin sonucuna bağlıyoruz? Burada mesele Ahmet Başkan’ın Mardin’e, benim Şişli’ye dönmem kesinlikle değil. Mesele insanların kendi kentlerini kimin yöneteceğine karar vermek için Ankara’dan haber beklemek zorunda kalmaması. Demokrasinin en sıradan hakkını istiyoruz ve bu memlekette........

© Bianet