menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tarihimiz ve hakikat-sonrasının açmazları

25 0
23.03.2026

Kimi zaman susmak saçmalamaktan evlâdır. Oğuzhan Müftüoğlu da, 12 Mart’ın yıldönümünde böyle yapabilir, uzun, karmaşık ve çok özneli, hâlâ kendisini üretmeyi sürdüren bir toplumsal-politik ilişkiler yumağını bir video kaydı yayınında biyografisinin özetiymişçesine topluma sunmaktan pekâlâ imtina edebilirdi.

Böylece kendisini galiz bir politik saldırının failine dönüştürmemiş, beni ve başkalarını esasen politik ve toplumsal gündemimizin hiçbir ihtiyacına karşılık vermeyen bir mübarezenin içine çekmemiş, bir kişilik hakları meselesini tetiklememiş olurdu.

Varsa meselelerimiz, baki kalırdı. Elli beş yıl sonra hâlâ hesaplaşmamışsak, hesaplaşırdık. Usûlünü, yordamını paydaşlarla birlikte belirler ve bunu yapardık –hakikaten maksat bu olsa ve böyle bir maksattan haberimiz olsaydı. Hele Oğuzhan’dan geldikten sonra bu daveti reddetmezdim doğrusu.

Oğuzhan, söz konusu yayında, bana yönelik yakışıksız rivayetleri kapsayan, daha teferruatlı bir anlatımın içinden şu parçayı kesip dolaşıma sokturmayı seçti. Saldırının merkezi buydu. Şunları söyledi:

“Orada sağ yakalanıp diğer bütün evde bulunan herkesin öldürülmesinden sonra bir tek kendisinin sağ çıkıp, eee, gelmesinden sonra mahkemede karşılaştık. Eee mahkemedeki tutumu Yusuf Küpelilerle beraber tavır almak şeklinde oldu. Eee, geçmişte yapılan bütün, eee, eylemlerin yanlışlığını, emperyalizme hizmet etmek anlamına geldiğini İstanbul’daki mahkemede savundular. Ben Ankara’daki davada, eee, o zaman İstanbul’da görülüyordu. Ben Ankara Dev-Genç’te hem THKP-C davasında ayrı ayrı yargılanıyordum. Onları şeye de, onların getirilip yargılanmasını da istedim.

Eee, Ankara mahkemesinde aynı şekilde bunlar, eee, ifade vererek, işte Mahir’i suçlayarak, onun yüzünden oldu diyerek kendilerini aklamaya çalıştılar. Ertuğrul da bunların içindeydi. Eee, oysa Yusuf Küpelilerden ayrılma olayıyla ilgili o tartışıldığında, eee, bizimle beraber kalmıştı. Fakat yakalanıp yargılanmaya başlayınca tutumu Yusuf Küpelilerle beraber oldu ve bana göre çok, eee, çok sağ, çok teslimiyetçi.

Yani bu görüşleri, eylemleri yanlış buluyorduktan ibaret değil. Bütün devrimci hareketi suçlayarak, bütün devrimci eylemleri, devrimci düşünce tarzını suçlayarak, sağcılığı savunan, eee, Abdülhamit yurtseverliğinden başlayarak, eee, Türkiye’deki solun, eee, işte her şeyini suçlayarak bir çizgiye savruldular. Hatta Dev-Genç davasına gelip sorgulanırken bunları ifade ettiler.”

Belge: Gerekçeli Hüküm

25.12.1973 tarihli, 4. Kolordu Komutanlığı Nezdinde Kurulu Sıkıyönetim 1. No’lu Askeri Mahkemesi Evrak No. : 1973/4, Esas No. : 1973/4 Karar No. : 1973/60 DEV-GENÇ davası Gerekçeli Hükmü, bu davada yargılanan herkesin polis, savcılık ve mahkemedeki sorguları ile savunmalarının, kendi ifadelerine dayalı geniş özetlerini kapsıyor. Halen bu dava sürecine ait elimizdeki tek otantik mahkeme kaydı budur.

Bu belgede Oğuzhan’ın, benim, Yusuf (Küpeli), Münir (Ramazan Aktolga) ve İrfan’ın (Uçar) da mahkeme önündeki beyanları yer alıyor.

Gerekçeli Hüküm’de, Oğuzhan’ın sözünü ettiği duruşmada, İrfan ve Yusuf’un mahkeme önündeki konuşmalarına yapılan atıflarda, onun beyanına kısmen yaklaşan kimi ifadeler bulunmakla birlikte, benimle ilgili olarak bu iddiaları doğrulayacak bir tek sözcük yoktur, bulunamaz.

Çünkü o duruşmada, daha önceki ifadelerimi kabul etmediğimi söylemek dışında bir görüş beyan etmedim. İrfan ve Yusuf hayatta değiller, ancak kayıtlar ortada. Münir yaşıyor. Ben de…

Dahası, karar metninde atıfta bulunulan tüm ifadeler arasında bir tek kez olsun “Demirel” veya “Abdülhamid” atfına rastlanamaz. Çünkü, özellikle ikincisi, THKP-C davasında yargılananların ilgi alanında değildi. Bu bağlamda İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde bir beyanda bulunan tek kişi, THKO davasında yargılanan Nahit Tören’di. Birincisi ise gizli saklı, ya da mahcupça değil, açıkça İrfan ve Münir tarafından “üretici güçler” teorisi kapsamında ileri sürülüyordu, ancak o duruşmada gündeme gelmiş değildi. İrfan başka şeyler söyledi. Münir yazılı ifade vereceğini ifade etti. Benim ise hiçbir atıfta bulunmadığım ortada.

Mahkemenin benimle ilgili olarak verdiği karar şöyledir:

“[…] huzurda 40 sayfa halinde teferruatlı şekilde ifadesi alınırken evvelki hazırlık ifadelerini yer, zaman ve oluş tarzı itibarıyla doğrulayarak, tamamlayarak ifade vermiş olmasına rağmen, bazı konuları titizlikle saklamış ve birçok konuda da diğer arkadaşlarını kurtarmak çabası içinde olarak sorumluluğu üzerine alma yoluna gitmiştir […] T. C. K.’nun 141/1 nci maddesinde yazılı suçun unsurlarını oluşturduğu yolunda tam bir vicdani kanaata varılarak adı geçen madde uyarınca cezalandırılması uygun görülmüştür.”

Bu duruşma ya da başka duruşmalara birlikte sevk edilmek dışında, ne Yusuf ve Münir artık birlikte hareket ediyorlardı, ne ben onlarla hareket ediyordum. Herkes kendi yolunu çizdi… 1977’de o tahliye olana kadar cezaevi yolculuğum, Orhan Savaşçı’yla sürdü.

Bütün bunlar ortadayken, pek çoğumuz gibi, ben de başlangıçta, Oğuzhan’ın kendi şahsi mecrasında gün aydınlığında şimşek çakmışçasına başlattığı bu bağlamsız, ihtiyaç fazlası saldırıyı neye yoracağımı bilemedim. O kadar saçmaydı ki, saçma olması saçma görünüyordu.

Birgün’ün “haberciliği” ve kolektif aklıselim

Hepimizin içinde şöyle ya da böyle uyukladığını sandığım vehim kumkuması, bir gözünü açıp dürtmeye başladı: “Kesin altında bir şey var…” Birgün’ün “operasyon haberciliği” tadındaki “Ertuğrul Kürkçü gerçeği” başlığıyla dolaşıma soktuğu video, ister istemez daha fazla kaşın kalkmasına yol açtı. Fakat kötü niyetlilerin bekledikleri değil, beklemedikleri şey oldu: Kolektif aklıselim galip geldi.

Sosyalistler, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de ortak tarihimizin işportaya düşürülmesine, hizipçiliğin ateşinde kavrulmasına ortak olmayacaklarını, ortaya koydular ve sınırları işaret ettiler. Hepsine müteşekkirim.

Yanlış anlaşılmak da istemem: Kolektif aklımız ve ahlâkımızdan, bu sonucu kendime yontmayacak kadar sebeplendiğimi sanıyorum. Genel tutum, esasen bir “usûle davet”ten ibaretti. Ancak, hukuk diliyle söylersek, “usûl her şeydir.”

Tarihsel kayda ve siyasal etiğe dair sorumluluklarımız

Ama konu burada kapanamazdı. Oğuzhan’ın 12 Mart 2026 videosundaki, Türkiye sosyal mücadeleler tarihinin kritik geçiş süreçlerini de içeren, yarım asra yayılan ortak geçmiş ve deneyimlerimize dair kimi hakikatlerin yanılsamalarla, bilgi kırıntılarının rivayetlerle, şahsiyatın fikriyatla yer yer iç içe geçtiği bu galiz saldırı, usûlü dairesinde bir karşılığı hak ediyor. Oğuzhan’ı bundan mahrum bırakmak olmaz.

Her şeyden önce, bu vasıfsız dilin, hoyrat, mesnetsiz suçlamaların, vurup kaçmaların bir bedeli olması gerekir. Dahası, anlatılanlara ve onları anlatanlara önem veren yeni kuşaklara saygıyla onların farklı bir anlatının da olduğunu bilmelerine yardımcı olmak bir siyasal zorunluluk.

Öte yandan, karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca bir şahsi saldırıyı yanıtlamakla sınırlı değil. Aynı zamanda, ortak mücadele tarihimizin nasıl anlatılacağı, tanıklığın hangi sınırlar içinde kurulacağı ve nasıl değerlendirileceği meselesinin de bir parçası. Tarihsel kayda ve siyasal etiğe dair sorumluluklarımız da bir tutum almayı gerektiriyor.

Paris Komünü’nün tarihçisi Prosper Olivier Lissagaray, “mağluplar için tarihlerinin basit ve içten bir anlatımından daha iyi bir savunma bilme[diğini]” söyler:

“[…] Bu tarih [mağlupların] çocukları, yeryüzünün bütün işçileri için. Çocuğun anne-babasının yenilgisinin nedenlerini, sosyalizmin bayrağının bütün ülkelerde nasıl dalgalandığını bilmeye hakkı var. Halka devrimci efsaneler anlatanlar, onu duygusal öykülerle avutanlar denizciler için uydurma haritalar çizen coğrafyacılar kadar ağır bir suç işlemiş olurlar.”

Biz Lissagaray’nin yolundan gidelim…

Yaşadıkça ve çalıştıkça devrimci hareketimizin başından geçenlerin sahici bir bilgisine ulaşmanın, bunu anlamlandırarak ortak bilgi kılmanın tek yanlı bir öykü anlatıcılığına yeltenmekten uzak durmayı gerektirdiğini; hareketimizin nesnel bilgisinin ancak bir öznellikler toplamı olarak vücuda geleceğini öğrendiğim kanısındayım.

Mücadele ve tartışma alanlarında, halkın arasında, hapishanelerde, sorgu merkezlerinde, tenhalarda veya dünyanın orta yerinde girilen kavgalarda, sohbetlerde, her bir insanın kendileri kadar biricik olan deneyimlerini gözleyerek ve dinleyerek vardığım sonuç bana şunu söylüyor:

Hakikate en yakın bilgi, binlerce, on binlerce öykünün dolaylı ya da dolaysız bir başka ânını ve cephesini kurduğu bir çatışma tablosu suretinde birbirleriyle eklemlenmesi ve her gün yeniden kurulmasıyla meydana gelebilir.

Benim için tarihi, sadece anlamanın değil, yapmanın yolu da buradan geçiyor. Bu yola koyulanların tamamının feraha çıkacağının bir garantisi yok. Hatta denebilir ki, bu yola girip kendinizi başkalarıyla eşitlediğinizde, onların meşruiyetini tanıdığınızda, eğer elinizde hizip mensubiyetinizden başka bir servetiniz yoksa, yolun sonuna geldiğinizde elinizde bir şey kalmayacağı zannına kapılabilirsiniz. Fakat uzun vadede emek zayi olmaz, ekilen tohumlar sonunda yeşerir.

12 Eylül’den çıkış dönemi ve “aynı zeminden seslenmek”

Bu kurucu zihniyetin nihayet uç verdiği 12 Eylül’den çıkış döneminde kendi tarihimizi temellük etmeye, onu egemen ideolojinin elinde parçalanmaktan kurtarmaya yönelik en parlak işlerimizden biri, Türkiye sosyalist hareketine uzunca bir dönem musallat olmuş hizip diline topluca meydan okuduğumuz Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nin (STMA) meydana getirilmesiydi.

Sosyalist hareketimizin, aralarında Oğuzhan’ın da bulunduğu, hapiste veya dışarıda, memlekette veya sürgünde, dağda veya ovada kendilerinden çoğu adına konuşabilme gücü olan fikir sahipleri, uzun süren bir ideolojik iç savaşı izleyen mezar sessizliği döneminin ardından, aynı zeminden seslenmeye ilk kez rıza göstermiş ve ellerinden gelenin en iyisini vermişlerdi. Sonuç, solun yüksek alkışlarla selamlanan bir resmigeçidi gibiydi.

Çoğulculuğun bu ilk parlak çıkışının toplumsal muhalefet katında böylece ödüllendirilişi hızla siyasete de yansıdı; meşruiyet alanlarının karşılıklı açılması, sosyalist siyasetin dilini ve kabullerini kökten dönüştürdü.

Kuruçeşme Toplantıları ve ÖDP’nin kuruluşu

Siyasi tarihimizde “Birlik”in olası dolayımlarının tek tek elden geçirildiği, bütün seçeneklerin kendilerini eşit hakla ifade imkânı bulduğu, her bir tasavvurun diğerleri kadar meşru olduğunun peşinen kabul edildiği bir forum olarak, bir yandan “Birlik”e giden yolların serinkanlılıkla araştırıldığı, öte yandan yeni bir müzakere dilinin kurulup öğrenildiği, “Kuruçeşme Toplantıları” olarak bilinen “Birlik Tartışmaları” bu........

© Bianet