menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Berlin kimin? Ve neden kimse bunun konuşulmasını istemiyor?

49 0
28.09.2026

Almanya’nın başkenti Berlin’de, büyük konut şirketlerinin mülkiyetine müdahale etmek isteyen bir parti eyalet seçimini kazandı. Ana haberin şu olması gerekirdi: Sol Parti, 20 Eylül seçimlerinde oyların yüzde 25,7’sini alarak açık farkla birinci oldu. Seçim kampanyasında milyonlarca insanın her gün karşı karşıya kaldığı bir soruyu gündeme taşıdı: Evimizde daha ne kadar oturabileceğiz?

Berlin'de sol parti adayı Elif Eralp kazandı

Kira maaşı yutuyor. Partiler başka her şeyi konuşuyor.

Sol Parti Berlin seçimini kazanır kazanmaz siyaset ve medya dünyasında, Almanya dışındakiler de dahil, şaşırtıcı bir telaş ve karalama kampanyası başladı. Buna göre birdenbire insanlar sosyalizm tehlikesine karşı uyarılmalı, artık tarihe karışmış Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (DDR) devlet partisi Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) ve onun mirası sayılan Sol Parti’nin tarihi yeniden açılmalı, bir seçim kutlaması didik didik edilmeli ve seçimin galibinin belediye başkanlığına ahlaken uygun olup olmadığı tartışılmalıydı.

Bütün bunlara ilaveten Almanya burjuvazisinin ve medyasının en sevdiği iftira ve demagoji de, elbette başka nasıl olabilirdi ki, devreye sokuluverdi: Sol Parti içinde antisemitler cirit atıyormuş ve seçimi kazanan Sol Parti adayı Elif Eralp bu antisemitlere göz yumuyormuş. Toplumu bir anda bu dezenformasyon kampanyasına boğanlar, sanki Berlin’in yıkılma eşiğine geldiğine inanmamızı istiyorlar. Verilmek istenen mesaj şuydu: Az önce oy verdiğiniz şeyden korkun.

Almanya: Berlin’de Sol Parti’nin iktidar yolunu daraltma manevraları

Sorulması gereken soru

Bu seçim kampanyasına damga vuran konut meselesi neden kamusal tartışmada böylesine hızla kenara itildi? Çünkü bu mesele, mevcut mülkiyet düzeninin savunucularının kaçınmayı tercih ettiği bir çatışmaya götürür: Birinin ödediği kira, bir başkasının geliri ve servet getirisidir. Sınıf meselesi ev kapısının önünde başlıyor.

Barınma meselesine sık sık “sosyal sorun” denir. Bu ifade, sanki herkesin birlikte uygun fiyatlı bir çözüm araması yeterliymiş gibi gelir kulağa. Oysa konut piyasasında karşı karşıya gelen çıkarlar vardır. Kiracı, yaşayabilmek için düzenli gelirinin bir bölümünü ödemek zorundadır. Çok sayıda konuta sahip olan kişi ise bu parayı her ay tahsil eder; arsa ve binaların değeri yükselirse ayrıca kazanç sağlar.

Kiracı için aylık 100 avroluk artış, hayatından yapılan bir kesintidir: Gıdaya, çocuklara ya da ailesini ziyaret etmeye daha az para kalır. Binlerce konuta sahip bir şirket içinse daire başına 100 avro, büyük bir ek gelire dönüşür. Bu nedenle konutların kime ait olduğu sorusu akademik bir tartışma değildir. İnsanların hayatlarının vazgeçilmez bir parçası üzerinde kimin söz sahibi olacağını belirler.

Ev arayan biri piyasadan kolayca çıkamaz. Eğlence harcamalarından vazgeçebilir veya başka bir ürün seçebilir; başını sokacak bir çatıdan vazgeçemez. Üstelik ev herhangi bir yerde olamaz: İşe, okula, yakınlara ve kurulu sosyal ilişkilere ulaşılabilecek bir yerde bulunmalıdır. İşte bu bağımlılık, konut sahiplerine gerçekte dört duvardan çok daha fazlası üzerinde güç verir.

Rosa-Luxemburg Vakfı’nın “Berlin kimin?” başlıklı politika raporu[1], büyük konut portföylerinin nasıl el değiştirdiğini ve gayrimenkul servetinin nasıl büyüdüğünü ortaya koyuyor. Spekülasyon kazançlarına ve özel mülkiyetin dağılımına ilişkin hesaplar, tartışmaya açık ampirik ve........

© Bianet