Behçet’in kitabı
Mevcut kapitalizm, tanrısı 3. Dünya Savaşı sayesinde her geçen gün insanlığı ve doğayı yeni varoluş sınavlarına sokuyor. Bugün ve gelecek kaygısı, umudu köreltirken başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğine dair hayalleri de imkânsız kılmaya çalışıyor. Kendi sonunu düşünen insan ise kapitalizmi nasıl nihayete erdirebileceği sorusunu öteliyor.
Ancak geçmişte ve bugün, bütün insanlık için daha iyi bir gelecek uğruna hayatlarını ortaya koyanlar vardı ve var! Bu kez size onlardan birinin yazdıklarından bahsedeceğim. Behçet’in Kır Notları (Cemalettin Canlı, NotaBene Yayınları) isimli kitap yakın zamanda yayınlandı. Kitap, kısaca Hanefi Güler (kod adı Behçet) ve arkadaşlarının 12 Eylül’e karşı kırlarda direniş örgütleme çabası içerisindeki hallerini anlatıyor. Hanefi Güler, yaşamının ilerleyen yıllarında sürgünde hayatını kaybetmeden önce anılarını defalarca kaleme almaya çalışmış, ancak bitirmeye muvaffak olamamış. Burada Cemalettin Canlı devreye giriyor: Behçet’ten kalan notları mantıksal bir süzgeçten geçirerek derliyor. Ayrıca Behçet’le yoldaşlık yapmış bazı kişilerle görüşerek biraz daha etraflıca bilgi edinmeye çalışıyor ve bize aktarıyor.
Bir metni nasıl okuruz sorusunun tek bir yanıtı olduğunu düşünmüyorum. Nereden, ne için nasıl baktığınız ve ne aradığınız önemlidir. Hanefi Güler anılarını yazarken niyetini “Tek amacım hayatıma böyle bir kuş bakışı bakmak, tesadüflerin ya da verilen ani kararların hayatımın akışını nasıl değiştirdiğini görebilmek” diye tarif ediyor. Bana sorarsanız Behçet’in kitabı daha çok bir insanın geçmişine ilişkin hayıflanması, derin bir iç çekmesi gibi geldi. Ancak bu, kitapta anlatılanları hiçbir biçimde değersizleştirmiyor. Metinle hayat farklı olsa da ifade edilenler her şeyden önce bize faşizme karşı direnişi anlatıyor. Katillerle, işkencecilerle, soykırımcılarla hısım değil hasım olduğumuzu söylüyor. Kitap hayatta kalma çabasını, dayanışmayı, el ele vermeyi, paylaşmayı, yaraya merhem olmayı da anlatıyor. Devrimcilerin bütün sıradanlığıyla insanlığın en kıymetli parçası olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ve daha birçok şey...
Burada biraz kitabı geride bırakıp, bugünlerde yaşadıklarımız üzerine konuşalım diyorum. Mevcut yeniden paylaşım savaşının eşliğinde kapitalizm adeta aklımızı alıyor, insani olanı yok etmek için alabildiğine saldırıyor. Sadece yapay zekâ ve manipülasyonla değil, asıl olarak doğrudan şiddetle mantık süzgeçlerini ortadan kaldırıyor. Düşünme yeteneğimizi zayıflatıyor. Yazan çizen yetenekli insanların metinle yaşamı ayırt edemediğini ve bunun yarattığı boşlukta maalesef kaybolduklarını görüyoruz. Doğal olarak birçok insan başımıza ne geldiğini anlamaya çalışıyor, ancak nasıl oluyorsa buna bir ad takamadığı için gözünün önünde cereyan eden çıplak şiddete –Filistin, Venezuela, ABD, Rojava, Ukrayna ve birçok başka yerde olanlara "dur" diyecek mecali dahi kendinde bulamadığı gibi, maalesef bu aşağılanmayı, çürümeyi olağanlaştırıp aynı zamanda akılcılaştırıyor. Başkalarını da olanları kabullenmeye, yani basitçe söylersek tanrısı Savaş, peygamberi Trump olan Güç Dini’ne tapınmaya zorluyor.
Hayat bize tıpkı Behçet’in kitabında olduğu gibi, kazanmak istiyorsak direnmeyi ve yeniyi yaratmanın yollarını bulmayı öğütlüyor. Her insan ve topluluk ancak böylelikle kendi geleceğini tayin için bir adım atabilir. Fatsa, Rojava, Chiapas gibi arayışlar bizim dünümüz ve bugünümüz. Her şey bize Onların mirasını ve varlığını savunmanın yaşamı savunmakla eşdeğer olduğunu hatırlatıyor...
(AS/NÖ)
Bab: Yeniden küçük düşürülmek mi istiyorsun?
“Gene mi hakkında soruşturma açılmasını istiyorsun? Yeniden küçük düşürülmek mi istiyorsun? Böyle arkaik meselelerle mi uğraşıyorsun? Gündelik hayat hakkında bir şeyler yaz, Aram Haçaturyan.”
Bu sözleri söyleyen kişi, SSCB Besteciler Birliği Genel Sekreteri Tikhon Nikolayeviç Hrennikov’du. 1948 yılında, Sovyet müzik tarihinde kırılma anlarından biri yaşandı. Dmitri Şostakoviç, Sergey Prokofyev ve Aram Haçaturyan başta olmak üzere dönemin önde gelen bestecileri, “formalist”, “Batıcı” ve “halktan kopuk” olmakla suçlandılar. Sanatın ne olması gerektiğinin estetik ölçütlerle değil, devlet gücüyle belirlendiği bu süreç, literatürde “Jdanov kararları” olarak anılır.
Bu kampanya, ideolojik çerçevesi Andrey Jdanov tarafından çizilen, Stalinist kültür siyasetinin “sosyalist gerçekçilik” olarak tanımlanan hattının doğrudan bir devamı niteliğindeydi. Toplantıya Stalin katılmamış olsa da, nihai otorite Stalin’di; sürecin sonunda suçlanan besteciler, Stalin’e hitaben öz-eleştiri mektupları kaleme almak zorunda bırakıldılar. Bu metinler, estetik bir tartışmanın değil, siyasal bir itaat mekanizmasının ürünleriydi.
Bu bağlamda Hrennikov, yalnızca bir bürokrat değil, 1948 tasfiyesinin müzik alanındaki fiilî uygulayıcısı olarak işlev gördü. Bestecileri disipline eden, projeleri durduran, eserlerin sahnelenmesini engelleyen ve “sakıncalı” görülen temaları açık bir tehdit diliyle bastıran kişi oydu. Haçaturyan’a yönelttiği bu sözler, bireysel bir çıkış değil; formalist suçlamaların gündelik hayatta nasıl bir baskı rejimine dönüştüğünün tipik bir örneğidir.
Bu baskı rejimi, yalnızca kurumsal ve idari müdahalelerle sınırlı kalmamış; aynı zamanda hangi müzikal dillerin meşru, hangilerinin “sakıncalı” sayılacağına ilişkin estetik sınırların da yeniden çizilmesine yol açmıştır. Atonalite, genişletilmiş tonalite ve çözülmeden bırakılan disonans kavramları, bu tartışmanın merkezindedir. Bunlar Sovyet estetik tartışmalarında formalizmle birlikte anılır. Tonalite, müziğin bir merkezinin bulunması anlamına gelir. Dinleyici, parçanın nereye ait olduğunu ve sonunda nereye döneceğini bilebilir; müzikte gerilimler oluşur, ancak bunlar çözülerek bir dengeye ulaşır. Klasik müzik geleneğinde disonans bu nedenle yasak değildir: gerginlik yaratır, fakat geçicidir ve sonunda bir rahatlama duygusuyla sonuçlanır.
Tarihsel olarak baktığımızda ise, müziğin dinamiklerinin daha iyi görebiliriz. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde tonalite bütünüyle terk edilmez, ancak genişletilir. Genişletilmiş tonalitede müzik hâlâ bir merkeze sahiptir; buna karşın bu merkeze dönüş gecikir, disonanslar artar ve tonlar arasında daha uzun ve karmaşık yollar izlenir. Dinleyici zorlanır, ancak yönünü tamamen kaybetmez. Beethoven’ın geç dönem eserleri bu eşikte durur: gerilim büyür, müzikal yapı karmaşıklaşır ve icranın bilinçli biçimde örgütlenmesi gereği artar; orkestra şefinin ortaya çıkışı da bu sürecin bir sonucu olarak düşünülebilir.
20. yüzyılın başında Schönberg gibi besteciler, disonansı artık çözümlenmesi gereken geçici bir unsur olarak değil, başlı başına bir ifade aracı olarak kullanmaya başlar. Disonanslar bilerek çözülmeden bırakılır; müzik dinleyiciye bir rahatlama sunmaz. Bu noktada tonal merkez zayıflar, hatta bütünüyle ortadan kalkar. Atonalite olarak adlandırılan bu yaklaşımda müziğin bir “evi” yoktur; tüm sesler eşitlenir ve yön duygusu bilinçli olarak reddedilir. Bir Schönberg hayranı olan Adorno’nun örnek müzik anlayışı da bu çerçevede şekillenir. Adorno, müziği salt sistemsel ölçütlerle okumasının sonucu olarak, jazz’ı müzik endüstrisinin ve tek tipleşmenin en uç örneği olarak tanımlar; ancak jazz’ın kölelerin yaşama tutunma ve isyan deneyimlerini saklayan bir müzik biçimi olduğunu gözden kaçırır.
Tek ülkede sosyalizmi savunan Stalin, ülke içindeki sorunları, üretimin yetersizliğini, Batı’nın müdahalelerine ve sabotajlarına bağlayarak kendi rejiminin propagandasını sağlamaya çalışmıştı. Müzik alanındaki suçlamalar da aynı mantığı izliyordu. Bununla birlikte 1948 yılı, rejimin kültürel müdahalelerinin görece yumuşadığı bir döneme denk geliyordu; bu nedenle sanatçılar Osip Mandelstam, İsaak Babel ve Zabel Yaseyan gibi isimlere kıyasla daha ağır cezalardan kurtulmuşlardı.
Haçaturyan ile birlikte bu suçlamalara maruz kalanlar arasında Şostakoviç ve Prokofyev de vardı. Dmitri Şostakoviç, 1948’de yürütülen formalizm kampanyasının en görünür ve simgesel hedeflerinden biri olarak, müziğinin “halktan uzak”, “karamsar” ve “Batı etkilerine açık” olduğu gerekçeleriyle sert biçimde eleştirildi; eserleri konser programlarından çıkarıldı, akademik görevlerine son verildi ve kamuoyu önünde öz-eleştiri metinleri yazmaya zorlandı. Aynı süreçte Sergey Prokofyev de müzikal dilindeki deneysel yönelimleri ve........
