menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hakikatin yan projeye dönüşmesiyle medyanın içi boşalan geleceği

19 0
27.02.2026

Eskiden “medya” denilince akla sağlam bir zemin gelirdi; olgulara, analize ve kamusal hizmete dayalı bir meslekten söz edilirdi. Gazetecilerin ahlaki bir sorumluluk duyguları olduğuna inanılırdı. Bugün ise o zemin, parmaklarımızın arasından kayan kum kadar dağınık ve tutunulamaz görünüyor. Medyanın geleceği yok olmuyor; biçim değiştiriyor ve belki de artık tanınamayacak bir şeye dönüşüyor.

Hemen her alanda, her konuda içeriğe boğulan bir toplumda, güvenebileceğimiz bilgiye açlık çekiyoruz. Gazetecilik bir zamanlar dünyayı anlamlandırmaya çalışırdı. Şimdi ise etiğin değil, algoritmaların yönettiği bir pazarda dikkat uğruna mücadele veriyor. Ortaya çıkan tablo, bilgilendirme iddiası ile şov yapma dürtüsü arasında gidip gelen, anlam ile seyirlik arasına sıkışmış bir sektör. Hatta bilgilendirme iddiası, aşırı bilgi bombardımanı altında medya tüketicilerini hızla bilgiden uzaklaştırıyor denilebilir.

Çağımızın sessiz, görünmez ama her şeye tahakküm eden editörüyle başlayalım: Algoritma. Ne göreceğinizi, ne okuyacağınızı ve neyin “viral” olacağını o belirliyor. Sosyal medya mecralarının akış sayfası, gündem başlıkları ya da “Sizin İçin” adı verilen ve size uygun olacağı veya ilginizi çekeceği düşünülen “media texts” (medya tüketicilerine sunulan medya metinleri), hemen hiçbir gazetecilik sorumluluğu taşımadan küresel ölçekte tüketiciye boca ediliyor. Öncelikleri, hakikat ya da olguların farklı yönleri arasında bir denge değil; etkileşim, yani dikkatimizi ne kadar uzun süre tutarlarsa o kadar kâr sayılıyor. Kültür, ahlak ve gerçeğe doğrudan ulaşma sorunu artık bir kenara atılmış ve “gerçek” yerine medya metinleri tüketicisinin duygularına hitap etmek öne çıkmıştır.

Geleneksel editörler “Bu haber doğru mu? Bu hikâye anlamlı mı? Bu hakikat kamu yararına mı?” diye sorardı. Algoritmalar ise “Bu içerik kullanıcıyı ekranda tutar mı?” diye soruyor. Bu küçük gibi görünen yaklaşım farkı, kamusal tartışmanın dokusunu içten içe çürütüyor. Öfke uyandıran içerikler, bilgi veren içeriklerden daha çok karşılık buluyor. Korku, olgulardan daha hızlı yayılıyor. Televizyonun öldüren eğlence olduğu kabul edildiği eski dönemlerde de “infotainment” yaklaşımı vardı. Yani izleyiciye bilgi verirken aynı zamanda onun ilgisini canlı tutmak, kanal değiştirmesine engel olacak biçimde eğlendirmek de gerekiyordu. Medya kuruluşunun geliri erişimi, izlenme süresini ve etkileşimi takip ettiği için, dünyanın dört bir yanındaki haber merkezleri giderek bu korkunç algoritma mantığını öğreniyor. Elbette oyunun kuralları küresel sermaye tarafından belirlendiği için, kurallara uymayanların piyasada kalabilmesi de oldukça zorlaşıyor.

Muhabirler, daha genel olarak gazeteciler eskiden haberin peşinden koşardı; şimdi ise etkileşim istatistikleri, izleyici tutma grafikleri, anahtar kelime optimizasyonları gibi reklam gelirlerine bağlı somut veriler onlar için çok daha önemli hale geldi. Haber merkezlerinin, aslında sosyal deneylerin yapıldığı birer sosyal psikoloji laboratuvarına dönüştüğü söylenebilir. Her çeşidiyle medya hâlâ rıza üretmeye devam ediyor. Ortaya çıkan ürün artık gazetecilik değil; süreklileşmiş bir uyarılma hâli.

Herkesin yayıncı olabildiği bir çağda, kimsenin otoritesi kalmıyor. Tamam, postmodernizmle birlikte büyük anlatılar sorgulanacak ve herkes kendi hakikatini inşa edebilecekti. Ama bu arada, hiç........

© Bianet