menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bitmeyen Savaşlar Çağı: Arkasında Ne Var?

69 0
28.09.2026

Ukrayna'dan Gazze'ye, Sudan'dan Somali'ye, Yemen'den İran hattına kadar birbirinden çok farklı coğrafyalarda aynı manzarayla karşılaşıyoruz: savaş başlıyor, ateşkes ilan ediliyor, birkaç hafta veya birkaç ay sonra çatışma yeniden alevleniyor. Taraflardan hiçbiri diğerini kesin biçimde yenemiyor; uluslararası kurumlar savaşı durduramıyor; büyük güçler ise geçmiş dönemlerdeki kadar kolay biçimde sahaya bir düzen dayatamıyor.

Belki de soruyu tersinden sormak gerekiyor:

Dünyada savaşlar neden başladı değil, savaşları durdurabilecek hegemonik güç neden artık bunu yapamıyor?

Bugünkü küresel düzensizliğin temelinde yalnızca yeni savaşların ortaya çıkması yok. Daha derinde, yaklaşık iki yüzyıldır dünya ticaret yollarının güvenliği üzerinde belirleyici olan Anglo-Amerikan deniz üstünlüğünün göreli aşınması bulunuyor.

XIX. yüzyılda bu sistemi İngiltere kurmuştu. XX. yüzyılın ortasından sonra aynı rolü giderek ABD devraldı. Bugün ise bu düzenin iki tarihsel taşıyıcısı da, yani İngiltere ve ABD, hâlâ son derece büyük askerî kapasitelere sahip olmalarına rağmen geçmişteki ölçekte denizlerdeki askerî üstünlüğü kesintisiz siyasi ve ekonomik kontrole dönüştürmekte zorlanıyor.

Bunun dünyadaki en çarpıcı iki laboratuvarının adı ise artık çok açık:

Hürmüz Boğazı ve Babülmendep.

Mahan bugün yaşasaydı önce boğazlara bakardı

Amerikalı deniz stratejisti Alfred Thayer Mahan'ın XIX. yüzyıl sonunda geliştirdiği deniz gücü teorisinin temel fikri son derece basitti:

Bir devlet yalnızca büyük bir orduya veya büyük bir ekonomiye sahip olduğu için küresel güç olmaz. Ticaret yollarını, limanları, deniz üslerini ve stratejik geçiş noktalarını kontrol edebiliyorsa gerçek anlamda dünya gücü haline gelir.

Mahan, İngiltere'nin yükselişini de büyük ölçüde bununla açıklıyordu. İngilizlerin denizleri kontrol etmesi, Britanya'nın askerî, siyasi ve ekonomik küresel üstünlüğünün temel taşlarından biriydi.

İngiltere'nin Aden'i XIX. yüzyılda kontrol altına almasından Süveyş'e, Cebelitarık'tan Fars Körfezi'ne kadar uzanan stratejinin mantığı da buydu:

Dünyanın tamamını işgal etmeniz gerekmez; dünyanın geçtiği yolları kontrol etmeniz yeterlidir.

Cebelitarık, Süveyş, Aden, Fars Körfezi, Malakka...

İngiliz deniz stratejisinin mantığı buydu.

II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'nin yerini giderek ABD aldı.

ABD donanması küresel deniz yollarının güvenliği açısından benzersiz bir kapasite oluşturdu. Washington'ın kurduğu ittifak sistemi, denizaşırı üsleri, uçak gemisi grupları, dolar merkezli finansal mimari ve NATO ağı da bunun tamamlayıcı parçalarıydı.

Fakat XXI. yüzyılın üçüncü çeyreğinde çok farklı bir tablo ortaya çıkıyor:

Donanma hâlâ devasa; fakat donanmanın varlığı artık otomatik biçimde deniz yolu üzerindeki siyasi kontrol anlamına gelmiyor.

Hürmüz: Amerikan gücünün sınırının görüldüğü yer

Bunun en çarpıcı göstergelerinden biri Hürmüz Boğazı.

Dünya petrol tüketiminin yaklaşık beşte biri bu dar geçitle bağlantılı. Reuters'in Şubat 2026 verilerinde de yaklaşık küresel tüketimin beşte birinin Hürmüz'den geçtiği belirtiliyordu.

Dolayısıyla Hürmüz yalnızca İran kıyısındaki dar bir su yolu değildir.

Dünya ekonomisinin ana arterlerinden biridir.

Ve bugün yaşanan kriz tam da bu nedenle tarihsel önemdedir.

Eylül 2026'da Reuters'in gemi takip verilerine göre savaş öncesinde günlük yaklaşık 125 ticari geminin geçtiği Hürmüz'de trafik bunun çok küçük bir bölümüne kadar geriledi. Bir hafta sonunda yalnızca 17 emtia gemisinin geçiş yaptığı bildirildi.

Bunun jeopolitik anlamı petrol fiyatından çok daha büyüktür.

Çünkü onlarca yıldır dünyanın en güçlü donanmasına sahip olan ABD'nin yoğun askerî varlığına rağmen küresel ticaretin en önemli arterlerinden birinde normal işleyiş bozulabiliyor.

İran'ın ortaya koyduğu stratejik gerçeklik burada yatıyor.

Bu, “İran ABD'den askerî olarak daha güçlü hale geldi” anlamına gelmez.

Zaten asimetrik stratejinin mantığı da bu değildir.

Asimetrik strateji, rakibin sahip olduğu toplam gücü eşitlemek yerine onun en pahalı üstünlüğünü kullanmasını maliyetli hale getirmektir.

Başka bir ifadeyle İran'ın ABD ile aynı uçak gemisi sayısına ulaşmasına gerek yoktur.

ABD'nin uçak gemilerini istediği yerde, istediği maliyetle ve istediği siyasi sonucu üretecek şekilde kullanmasını engellemesi yeterlidir.

Bu, klasik güç anlayışından farklıdır.

Güç artık yalnızca sahip olduğunuz silahların toplamı değil; rakibinizin sahip olduğu silahları ne ölçüde kullanılabilir olmaktan çıkarabildiğinizdir.

Uçak gemisinin psikolojisi değişti

ABD uçak gemileri onlarca yıldır yalnızca askerî araç değildi.

Onlar aynı zamanda siyasi mesajdı.

Bir Amerikan uçak gemisi bir bölgeye girdiğinde mesaj şuydu:

Washington geldi.

Bu gemiler milyarlarca dolarlık hava üsleri, radar sistemleri, savaş uçakları ve destroyerlerden oluşan yüzen güç merkezleridir. Pek çok devlet açısından doğrudan çatışmaya girilmesi düşünülemeyecek kadar yüksek askerî kapasiteyi temsil ederler.

İran çatışması bu sembolizmi de tartışmaya açtı.

Şubat 2026'da USS Abraham Lincoln, İran kıyılarından yaklaşık 500 mil uzakta bulunurken İran'a ait bir Shahed-139 İHA'sı uçak gemisine yaklaştı ve bir Amerikan F-35C'si tarafından vuruldu.

İran Devrim Muhafızları daha sonraki aylarda Amerikan uçak gemilerini füze ve seyir füzeleriyle hedef aldığını ve bazı gemilerin bölgeden çekildiğini ileri sürdü;

ABD'nin milyarlarca dolarlık deniz platformları İran kıyılarına artık yaklaşamıyor!

Asimetrik savaşın psikolojik başarısı tam da burada ortaya çıkar.

Milyarlarca dolarlık bir platformu batırmanız gerekmeyebilir.

Onu yüzlerce kilometre açıkta tutmaya, savunma sistemlerini sürekli çalıştırmaya, refakat gemileri tahsis etmeye ve operasyon maliyetini yükseltmeye zorlamanız bile stratejik sonuç yaratabilir.

Bu, Clausewitz'in savaşta yalnızca fiziksel kuvvetin değil, rakibin iradesinin hedef alınması gerektiğine ilişkin yaklaşımını hatırlatıyor.

Modern savaşta caydırıcılık bazen “Seni yok edebilirim” demek değildir.

Bazen:

“Buraya gelirsen bunun bedelini ödeyeceksin.”

demektir.

Ve savaş ilk kez Amerikan vatandaşının cebine çok hızlı girdi

İran savaşını Irak ve Afganistan'dan ve diğer ABD savaşlarından ayıran önemli ekonomik unsurlardan biri burada ortaya çıkıyor.

Brown Üniversitesi Watson Enstitüsü'nün Costs of War çalışmaları, Irak ve Afganistan dahil 11 Eylül sonrası savaşların büyük ölçüde borçlanmayla finanse edildiğini ortaya koyuyor. Brown'a göre savaşları vergiler yerine borçlanmayla finanse etmek, maliyeti mevcut seçmen açısından daha az görünür hale getirerek önemli bölümünü geleceğe taşıdı.

Afganistan veya Irak'taki savaşın devasa maliyeti sıradan bir Amerikalı savaşın başladığı hafta benzin istasyonuna gittiğinde savaşın maliyetini doğrudan fiyat tabelasında aynı ölçekte görmek zorunda değildi.

İran çatışmasında ise coğrafya bu ilişkiyi değiştirdi.

Çünkü savaş alanının hemen yanında dünya enerji sisteminin ana vanalarından biri bulunuyor:

Hürmüz.

Savaş öncesinde, 10 Şubat 2026'da Brent petrol yaklaşık 68,8 dolar seviyesindeydi. Eylül ortasında Brent 107,81 dolara ulaştı; aynı dönemde ABD ham petrolü 102,94 dolara çıktı.

Yani mesele yalnızca Pentagon bütçesi olmaktan çıktı.

Pompa fiyatına dönüştü.

Elektrik faturasına dönüştü.

Nakliye maliyetine dönüştü.

Gübre maliyetine ve ardından gıda fiyatına dönüştü.

Center for American Progress'ın Moody's Analytics başekonomisti Mark Zandi'nin hesaplamalarına dayanarak aktardığı verilere göre, Temmuz 2026 sonu itibarıyla savaşın askerî harcamalar, yükselen faizler, benzin, gıda ve ulaştırma fiyatları dahil Amerikan hanehalkına maliyeti 1.200........

© Aydınlık