Troia eserlerine yine yol gözüktü
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy sosyal medya hesabından duyurdu: “Kolezyum’da gerçekleşecek Troya temalı sergi için Türkiye’den 19 müzeden toplam 221 eser ve Troya Atı replikası dünya vitrinine çıkıyor. Roma’nın dünyaca ünlü miraslarından Kolezyum Arkeolojik Alanı’nda, 11 Haziran’da ‘Troy and Rome: Myths, Legends, Stories of Ancient Mediterranean’ adlı serginin açılışını yapacağız. Kısacası Troya efsanesini yansıtan eserler uluslararası standartlarda (Acaba ulusal standartlar nasıl oluyor?) bir korumayla İtalya’nın başkenti Roma’ya taşınıyor…”
BİTMEYEN YOLCULUK VE PAYLAŞILAMAYAN MİRAS
Troia eserlerinin yazgısı bu. Ya da Troia Kralı Priamos ile Hekabe’nin kızları Kassandra’nın çaresizliği.
Troia eserlerinin Heinrich Schliemann’la (1822-1890) başlayan yolculuğu bir türlü bitmek bilmiyor. Türkiye’den Yunanistan’a, Almanya’dan Rusya’ya ve daha birçok ülkeye dağılmış durumda. Herkesin sahiplendiği, bir türlü bir araya getirilemeyen yüzlerce eser… Ve bu eserlerin uğruna yapılan onca kavga… Ünlü bir arkeoloğun dediği gibi “Troia Kralı Priamos’un oğlu Hektor ile Miken Kralı Atreus’un oğlu Agamemnon arasındaki kavga, daha sonraki yıllarda Troia eserinin sahiplenmesi için yapılacak kavganın yanında bir piknik gezisi kadar küçük kalacak…”
BATI MÜZELERİNDEKİ ESERLERİMİZ: İADE DEĞİL SAHİPLENME
British Museum’da; Nereidler Anıtı, Halikarnassos Mozaiği, Knidos Aslanı, Satala Antik Kenti’nde bulunan Aphrodite Büstü, Ksanthos Antik Kenti’nden Payava Lahti, Pergamon Müzesi’nde Zeus Sunağı, Miletos Antik Kenti’nden devasa boyutlardaki Güney Agora Kapısı, kolsuz ihtiyar balıkçı heykeli, Athena Tapınağı, Puşkin Müzesi’nde en değerli Troia eserlerinden biri olan büyük diadem, Louvre Müzesi’nde Antakya’da bulunan üç güzeller ve Mevsimler Mozaiği, Worcester Sanat Müzesi’nde Roma dönemi taban mozaiği, Brüksel Kraliyet Sanat Müzesi’nde Tykhe Heykeli, Hollanda Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde Smyrna’dan Dionysos Başı ve daha neler neler… Saymakla bitmez. Neredeyse bizden çok, bize ait eserlere sahipler. Acaba bu müzelerden biri, bugüne dek bize sahip olan eserlerden birini, yalnızca birini bırakın iade etmeyi, belirli bir süre sergilemek için de gönderdi mi? Hatırlamıyorum. Hatırlayan olduğunu da hiç sanmıyorum. Göndermezler. Çünkü meraklısı varsa gelsin burada, bizim müzelerimizde izlesin diyerek bize ait eserlerin adeta gerçek sahipleri, gerçek koruyucuları olduğunun altını çizerler. Biz de paşa paşa gider görürüz.
Troia eserleri üzerine yaptığımız bir belgesel çekimleri için gittiğimiz Almanya’da, bu konu üzerinde önemli olan bir arkeolog ile yaptığımız çekim sırasında bu eserlerin gerçek sahibinin kim olduğunu sorduğumda, hiç çekinmeden “Kim olacak? Tabii ki biziz!” demişti.
TANITIM UĞRUNA AYAKLARINA GÖTÜRÜYORUZ
Şimdi biz kalkıp çok değerli paha biçilmez antik eserleri yurt dışına götürerek sergiliyoruz. Neymiş o, ülkemizin tanıtımı olacakmış. Tanıtımda önemli olan eserlerin gitmesi değil, aksine bulundukları, ait oldukları yerde sergilenip görülmeleridir. Ancak bizler için böyle olmuyor; hem bizden çalıyorlar, çalamadıklarını ise bizler “tanıtım” için ayaklarına dek götürüyoruz. Bakın… Küçük Asya’da sizin unuttuklarınız da var dercesine…
Sayın Bakan, eserlerin “uluslararası standartlarda korunarak” taşınacağını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Peki sergide aynı standartlarda korunacak mı? Çok değil, daha dün dünyaca ünlü Louvre’un nasıl soyulduğunu gördük. Troia eserlerinin çoğunu da böyle yitirdik. Daha önceleri de bu yolla sergilenmek için yurt dışına götürülen eserlerden geri dönmeyenlere ne oldu? Bir bilen var mı?
GİDENLERİN YANINDA GELENLER SADECE BİR KIRINTI
Zaman zaman bakanlığımızın yurt dışından getirttiği bize ait tarihi eserlere ilişkin haberler okuruz. Bu girişim istenilen ve de arzu edilen düzeyde olmasa da genelde olumlu bir girişimdir. Ancak geri getirilen bu eserler, asırlar boyu bizden kaçırılan eserler yanında bir şölen masasından yere düşen kırıntılar değerindedir. Asla küçümsemiyorum. Aksine götürülenlerle getirilenler arasında küçük bir karşılaştırma yapıyorum. Bu tür gidenlerle gelenler arasında nicelik değil, nitelik öne çıkmalıdır. Örneğin yıllar yılı “tane” ile getirilen kaç eserin, kaç tanesi bir araya gelse bir Bergama Sunağı, bir Troia eserleri eder?
Garip bir coğrafyada yaşıyoruz. Bergama Sunağı’nı çalıp da parça parça ülkesine götüren Carl Humann’ı (1839-1896) kahramanlaştırıp çaldığı sunağın hemen yanına gömüyor, çalamayıp gözden kaçırılan tarihi eserleri de müzelerimizden çıkarıp ayaklarına dek götürüyoruz.
“Affedersiniz… Bunları götürmeyi unutmuşsunuz…” dercesine…
NOT: Troya kelimesi pek çok dilde farklı şekilde söylenmekte, yazılmaktadır: Fransızca Troie, İngilizce Troy, Felemenkçe Troje, İtalyanca Troia, Almanca Troja. Türkçede ise bu kelime en az yedi farklı şekilde yazılmakta, söylenmektedir: Troya, Truva, Torova, Turova, Turoya, Toruya, Toruva. Ancak Homeros’un kullandığı (yazıya geçirilmiş olarak) ve uluslararası alanda kabul gören “Troia” olarak yazılımı en doğru olandır. Bu nedenle 1988’den sonraki Troia kazıları yayınları ve Troia sergilerinde Homeros’un İlyada Destanı’nda kullandığı “Troia” ismine bağlı kalınmıştır. Yayınlar da bu adla yapılmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığımız ise nedense hâlâ TROYA yazıyor...
