Neoliberal bataklığa karşı bilimsel kamuculuk
Dünya, kökleri II. Dünya Savaşı sonrasında atılan, 1970’lerden itibaren ideolojik hegemonya kazanan ve 1980’lerle birlikte siyasal-iktisadi düzeyde kurumsallaşan neoliberal bir iklimin etkisi altında yeniden şekillendi. Bu iklim, devleti küçültmeyi ilericilik, kamusal olanı verimsizlik, piyasayı ise neredeyse doğal ve sorgulanamaz bir düzen gibi sundu. Sivil toplumculuk söylemiyle kamusal irade parçalandı; neo-emperyalist tahakküm, ulus devletlerin kurumsal kapasitesini zayıflatmanın başlıca aracı hâline geldi. Vahşi kapitalist sermaye baronları ve sistem içi imtiyazlı sınıflar güçlenirken, toplumcu ve kamucu çözümler bilinçli biçimde bastırıldı. Bu çürümenin etkisi yalnızca ekonomi ya da siyaset alanında değil; enerji, gıda, sağlık ve en çıplak hâliyle su meselesinde de kendini gösterdi.
Yazı dizimizin üçüncü bölümünde, su sorununu tam da bu tarihsel ve siyasal bağlam içinde, devletin varlığı, kurumsallaşma kapasitesi ve bu kapasitenin ürettiği alt kurumlar üzerinden ele alıyoruz.
Çünkü su, neoliberal aklın “piyasa çözer” diyerek tasfiye ettiği kamusal alanların en hayati olanıdır. Türkiye açısından bu sürecin dönüm noktalarından biri, Turgut Özal döneminde “dışa açılma” başlığı altında yüceltilen neoliberal yönelimler olmuştur. Serbestleşme ve entegrasyon söylemiyle sunulan bu yaklaşım, pratikte Türkiye’nin planlama geleneğini aşındırmış, kamu kurumlarını zayıflatmış ve Cumhuriyet devrimlerine tarihsel olarak mesafeli, hatta düşmanca yaklaşan çevrelerin önünü açmıştır.
Bugün su yönetiminde yaşanan kurumsal dağınıklık, yetki parçalanması ve kamusal öncelik kaybı, bu uzun savrulmanın doğrudan sonucudur. Dolayısıyla su meselesini yalnızca teknik bir kaynak sorunu olarak değil, devletin ve kurumların tasfiyesiyle ilerleyen bir siyasal tercih olarak okumak zorundayız. Bu yazı, tam da bu nedenle suyu değil yalnızca; devleti, kurumu ve kamusal aklı tartışmaktadır.
Neoliberal dönemin devleti geri çektiği, kamusal alanı parçaladığı bu tarihsel bağlamda “kurumlar” meselesi yeniden gündeme gelmiş durumda. Son yıllarda iktisat literatüründe sıkça tartışılan ve Daron Acemoğlu’nun Nobel ile ödüllendirilen çalışmaları da bu arayışın neoliberal çevredeki bir yansımasıdır. Acemoğlu’nun temel iddiası açıktır: Kurumlar kalkınmayı belirler. Ancak bu tespit, hangi kurumların, hangi tarihsel ve sınıfsal bağlamda işlediği sorusu sorulmadan ele alındığında eksik kalır.
Acemoğlu’nun “kapsayıcı–dışlayıcı kurumlar” ayrımı, liberal iktisat geleneği içinde önemli bir açılım sunsa da, kurumları büyük ölçüde siyasetten ve güç ilişkilerinden arındırılmış bir çerçevede ele alır. Bu yaklaşımda emperyalist baskılar, sınıfsal tahakküm, sermayenin devlet üzerindeki belirleyici etkisi ve kamusal önceliklerin tasfiyesi çoğu zaman tali unsurlar olarak kalır. Oysa bilimsel sosyalizm açısından kurumlar, nötr yapılar değil; hangi sınıfın, hangi çıkar adına, hangi güç dengesi içinde örgütlediği yapılardır.
Su gibi stratejik ve yaşamsal bir alanda bu fark daha da belirginleşir. Mesele yalnızca “kapsayıcı” kurumlar inşa etmek değildir; asıl mesele, bu kurumların egemenliği kime ait bir kamusal irade adına kullandığıdır. Piyasa lehine kapsayıcı görünen kurumlar, toplumsal çıkar aleyhine çalışabilir. Kurumlar, sermayenin ve küresel piyasanın uzantısı hâline geldiğinde, su da ister istemez bir meta olarak ele alınır; yaşam hakkı olmaktan çıkar, alınıp satılan bir girdiye dönüşür.
Bilimsel sosyalizm tam da bu noktada ayrışır. Kurumları soyut aygıtlar olarak değil, toplumsal mülkiyet ilişkilerinin ve planlama iradesinin........
