Masumiyet Senfonisi (3)
Bir zulme tanık olduğumuzda, çoğu zaman mağdurun duygularına yaklaşmaktan korkarız. Olayın merkezinde mağduriyet durmasına rağmen, dikkatimizi çoğu kez mağdurdan çok faile yöneltiriz. Faili anlamaya, onun neden böyle davrandığını çözmeye, kötülüğün kaynağını açıklamaya çalışırız. Zulüm anlatılarında insanların uzun süre mağdurdan çok faille meşgul olmalarının önemli nedenlerinden biri de budur: Mağdurla empati kurmak, onun yaşadığı acıya yaklaşmak demektir; bu ise kolay taşınabilir bir deneyim değildir. Mağdurla empati kurmak, yalnızca “ona üzülmek” değildir. Onun iç dünyasına, korkusuna, çaresizliğine, aşağılanmışlığına ve kırılmışlığına yaklaşmayı gerektirir. Bu yakınlaşma insanı, hayal etmekte bile zorlandığı bir gerçekliğin eşiğine getirir. Örneğin çocuk yaşta cinsel şiddete uğramış biriyle özdeşleşmek, onun yaşadığı duygusal ve bedensel dehşeti içsel olarak hissetmeye çalışmak, katlanılması son derece ağır bir deneyimdir. Bu nedenle insan çoğu zaman yalnızca empati kurmakta zorlanmaz; aynı zamanda bu empatiden aktif biçimde kaçar.
Fail Neden Çekicidir?
Fail çekicidir. Çünkü her insanın içinde, kimi zaman kontrolsüz biçimde öfkesini dışarı vurma, kendisine yapılan ya da yapıldığını düşündüğü kötülüğe karşılık verme isteği vardır. İnsan yalnızca sevgi, şefkat ve merhametten ibaret değildir; aynı zamanda incinme, öfke, hınç, intikam arzusu ve zarar verme fantezileriyle de yaşar. Fakat toplumsal hayat, ahlak ve hukuk, bu duyguların doğrudan eyleme dönüşmesini engellemeye çalışır. İnsan öfkelenir, kırılır, aşağılanır; fakat çoğu zaman bunu dışarı vuramaz. Kendini tutar, bastırır, ehlileştirir.
Failin çekiciliği tam da burada ortaya çıkar. Failde insan, kendi içinde bastırdığı, kendisine yasakladığı, ehlileştirdiği saldırganlığı bulur. Fail yalnızca kötülüğün öznesi değildir; aynı zamanda insanın bastırılmış saldırganlık fantezilerinin de taşıyıcısıdır. Fail, insanın “ben yapmam/yapmam” dediği şeyi yapandır. Kişi failin eylemini ahlaken mahkûm eder; ama aynı zamanda onda kendi karanlık arzularının dışsallaşmış hâlini görür. Böylece fail, hem korkutucu hem de rahatsız edici biçimde çekici hâle gelir.
Ahlak psikolojisi alanında çalışan Jonathan Haidt’in Almancada kısa süre önce yayımlanan Die Macht der Moral, Warum Politik und Weltanschauungen unsere Gesellschaft spalten (Ahlakın Gücü, Politika ve dünya görüşleri toplumumuzu nasıl bölüyor? 2026) adlı kitabı bu noktada önemlidir. Haidt, ahlakın yalnızca soyut ilkelerden ya da rasyonel kurallardan oluşmadığını; insanların dünyayı çoğu zaman neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü olduğu soruları etrafında anlamlandırdığını gösterir. Ahlak, insanın davranışlarını düzenleyen temel bir ayrım üretir: Bazı şeyler yapılabilir, bazı şeyler yapılamaz; bazı arzular kabul edilebilir, bazıları ise kişinin kendilik tasarımından uzaklaştırılmalıdır. Başka bir ifadeyle ahlakın ilk sorusu şudur: Ne doğru ne yanlış; ne iyi, ne kötü; ne günah, ne sevaptır? İnsan, kendisini ahlaklı bir varlık olarak kurarken, bu ayrımlar üzerinden yalnızca davranışlarını değil, arzularını, öfkesini, şiddet eğilimini ve kendisine dair imgesini de düzenlemeye çalışır.
Mesela birine zarar vermek, öldürmek, aşağılamak ya da incitmek kötü olarak kabul edildiği için insan, kişiliğini ve üstbenliğini kurarken bu kötü olanı kendisinden uzaklaştırmaya çalışır. Kendini iyi, makul, vicdanlı ve ahlaklı biri olarak görebilmek için şiddet isteğini, intikam arzusunu, zarar verme fantezilerini bastırır. Fakat bu, insanın bu duygulardan bütünüyle arındığı anlamına gelmez. Kötü olan yalnızca yok olmaz; çoğu zaman bastırılır, inkâr edilir, yer değiştirir ya da başka figürler üzerinden geri döner.
Fail tam da burada belirir. Fail, insanın başaramadığı ya da yapmaya cesaret edemediği şeyi yapan/yapabilen kişidir. O, sınırı ihlal eder/edebilir; tacizkârdır, tecavüzcüdür, zarar vere(bile)ndir. Fail, istenmeyeni ve yapılmaması gerekeni yapar. Mağdur ise tam tersine, istemediği bir şeye maruz bırakılan kişidir. Bu nedenle faillik ile mağduriyet arasındaki temel farklardan biri şudur: Fail eyleme geçer (aktiftir), mağdur ise maruz kalır (pasiftir). Fail sınırı aşar; mağdurun sınırı ihlal edilir. Fakat fail ve mağdurdan söz edebilmemiz için ortada bir acının dolaşması gerekir. Bu acı her zaman bedensel olmak zorunda değildir; kimi zaman ruhsaldır, kimi zaman semboliktir, kimi zaman da toplumsal ve yapısaldır. Bir insana hiç dokunmadan da acı verilebilir. Aşağılamak, küçümsemek, dışlamak, yoksul bırakmak, onu eşit saymamak, sözlü şiddete maruz bırakmak ya da bir insanı sürekli değersiz hissettiren yapısal eşitsizlikler üretmek de acının biçimleridir. Bazen insanın bedenine el sürülmez; ama onuru, benlik duygusu, güven hissi ve dünyada yer kaplama hakkı zedelenir. Bu nedenle mağduriyet yalnızca fiziksel saldırıya uğramakla sınırlı değildir. İnsan, bir bakışla, bir sözle, bir suskunlukla, bir dışlama pratiğiyle ya da adaletsiz bir düzenin içinde sürekli aşağıda tutulmakla da mağdur edilebilir. Failin eylemi her zaman doğrudan kaba kuvvet biçiminde ortaya çıkmaz; bazen dilde, bazen kurumlarda, bazen toplumsal hiyerarşilerde, bazen de gündelik hayatın sıradan görünen ilişkilerinde kendini gösterir. Acı görünür olmayabilir; fakat yine de dolaşımdadır. Ve fail ile mağdur arasındaki ilişki, çoğu zaman tam da bu görünmeyen acının etrafında kurulur.
Fail, kendi öfkesini dizginleyemeyen, bastırılmış saldırganlığını eyleme döken, ahlaki ve hukuki sınırı aşan kişidir. Bu nedenle fail yalnızca nefret edilen biri değildir; aynı zamanda farkında olmadan, derinden özendiğimiz bir figür de olabilir. Çünkü yaşadığımız hayat, gündelik incinmeler, aşağılanmalar, haksızlıklar ve narsistik yaralanmalar bazen içimizde intikam arzusunu güçlendirir. Biz bu arzuyu bastırır, denetler, ehlileştiririz; fail ise onu sahneye koyar.
Haidt’in işaret ettiği bir başka önemli nokta da ahlakın yalnızca bireysel davranışları düzenleyen zayıf bir sistem olmadığıdır. Ahlakın derin ve örgütleyici bir gücü vardır. İnsanlar ahlak aracılığıyla yalnızca neyin iyi ya da kötü olduğuna karar vermezler; aynı zamanda kimin haklı, kimin haksız, kimin cezalandırılması, kimin korunması, kimin kahraman, kimin cani sayılması gerektiğine de karar verirler. Bu nedenle ahlak, şiddeti yalnızca yasaklayan bir yapı değildir; bazı durumlarda şiddeti anlamlandıran, gerekçelendiren ve hatta kutsallaştıran bir anlatı da üretebilir. Bu nedenle birçok kahraman anlatısı aslında moral olarak arındırılmış faillik/suç anlatısıdır. Kahramanlar çoğu zaman eline........
