menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fail travması ve failin mağdura borcu...(1)

35 0
17.08.2026

Bu yazıda daha önce yer yer sözünü ettiğim bir olguyu daha ayrıntılı anlatmak istiyorum…

Willy Brandt, Varşova'da Direniş'i sembolize eden anıtın önünde diz çökerek Nazizm'in suçunu sembolik olarak ama ayrıca hakikaten üstleniyordu. Brandt, hayatını Nazizm'e karşı mücadeleyle geçirmiş biri… Kişisel olarak suçun hiçbir yerinde payı yok. Ama bir Alman olarak Almanların suçunu, Alman devletinin yöneticisi olarak da devletin temsilcisi sıfatıyla ve sembolik olarak suçu üstleniyor; diz çökerek mağdurun mağduriyetini koşulsuz kabul ediyordu. Mağdura saygı denilen şey bu galiba… Fail travmasıyla kastettiğim bu: failde oluşan suç bilinci ve bu bilincin failde başlattığı değişim/dönüşüm süreci. Brandt bize "yaptığımız zulmü biliyoruz, suçumuzu biliyoruz; amasız ve fakatsız mağdurun önünde diz çöküyoruz" diyordu… Failin utancının zirvesi ve bu utancı gizlememe, hatta bariz gösteren bir fotoğraf… Suçluyuz… Berkin Elvan… Suçluyuz… Hrant… Tahir Elçi… Deniz Poyraz… İbrahim Kaypakkaya… Binlerce, on binlerce isim ve isimsiz… Eren Bülbül… Garip, yabancı dil konuşan insanlar… Ve devlet… Beyaz Torosları, işkencehaneleri ve bombaları, silahları olan devlet… Bir yanda Willy Brandt, diğer yanda "oh biz ettik, canımıza değsin, size de daha kötüsünü yaparız" diyen devlet… Zulüm varsa ve bu zulme halkın çoğunluğunun desteği varsa, failin bu kadar zalim nasıl olabildiğini düşünmek gerek.

Yaşlı bir kadın, çocuğuna bağıran bir babaya müdahale eder ve çocuk sevme konusunda kısa bir konferans verir. Baba ve çocuk arasında güç dengesizliği var; çocuk, var olabilmek için babaya bağımlıdır. Bu durumda çocuk, kendisine zarar veren babasıyla aynı ortamda yaşamak zorunda kaldığı gibi, babanın zulmünden kurtulmak için de babasına iyi davranmak ve onu üzmemek zorundadır. Bu güç dengesizliğini ve güçlü olanın istediğini zayıf olana yapabilme keyfiliğini başka örneklere de taşıyabiliriz: işçi/işveren, çoğunluk/azınlık gibi.

Yaşlı kadın aslında çok önemli bir şey yapmaktadır. Eğer zalim-mağdur ilişkisine üçüncü bir taraf müdahale etmezse, faile ayna tutup yaptığının zulüm olduğunu göstermezse, güçlü/fail taraf tutumunu değiştirmeyi gerekli görmeyebilir. Zalim bu bağlamlarda mutlaka zulmünden kârlı çıkar… Yani fail keyfî olarak zalim olmuyordur. Bu tür zulümlerde sadist haz çoğu kez belirleyici değildir. Örneğin, çocuğuna bağıran baba, çocuğun kafasını şişirmesine engel olmak ve ona haddini bildirmek amacıyla hareket etmektedir. Böylece, sanki çocuğu yokmuş ve onunla ilgilenmesi gerekmiyormuş gibi yolculuğunu sürdürebilmektedir.

Fail/mağdur ilişkisinde zulmün doruğa çıktığı soykırımlarda en önemli meselelerden biri, mağdurun malının talan edilmesidir. Tarihçi Götz Aly, Almanların soykırımdaki "talan arzusu"ndan söz eder ve Nazi rejiminin Yahudi mallarına nasıl çöktüğünü, Avrupa ve Afrika'da işgal edilen toprakları nasıl talan ettiğini ayrıntılı biçimde gösterir. Zalim, yaptığı zulümden ötürü cezalandırılmıyorsa, yani negatif bir davranışın fail açısından negatif bir sonucu olmuyorsa, zalimliğini sürdürebilir. Örneğin, karısını döven faile hiçbir yaptırım uygulanmıyorsa, fail bu davranışı sürdürmekte kusur ya da yanlış görmeyebilir.

Bir çatışma nasıl biter…

İki kişi, belki son derece sıradan, belki de kendileri açısından çok önemli bir nedenle karşı karşıya geliyor. Arabaların önünü kesiyorlar, birbirlerine küfrediyor, birbirlerini tehdit ediyor ve sonunda yumruklaşmaya başlıyorlar. İnsanlar araya giriyor, ayırıyor; fakat onlar yeniden birbirlerine saldırıyorlar. Üstelik aralarındaki güç ilişkisi de eşit değil: Biri daha güçlü ne zaman vuracağına ne zaman duracağına çoğu kez o karar veriyor. Bir süre sonra ikisi de kan revan içinde kalıyor. Ardından polis, mahkeme, suçlamalar ve nihayet belki de barışma girişimleri geliyor.

İlk aşamada herkes kendi yarasını anlatıyor. Herkes ötekinin gaddarlığını, ötekinin kendisine ne yaptığını görüyor. Bu anlaşılır bir şey. İnsan önce kendi acısını biliyor. Fakat çatışma uzadıkça ve şiddet karşılıklı hale geldikçe başka bir sorun ortaya çıkıyor: İnsan yalnızca kendi yarasına bakarak barışamıyor. Bir noktadan sonra kendi zalimliğini, kendi acımasızlığını, kendi faillik payını da görmek zorunda kalıyor.

Uzun yıllar sürmüş, on binlerce insanın öldüğü, yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın hayatının doğrudan ya da dolaylı biçimde yaralandığı bir çatışmayı yalnızca “masumlar” ve “failler” biçiminde iki temiz kategoriye ayırmak artık mümkün değil. Bu, tarafların sorumluluğunun eşit olduğu anlamına gelmiyor. Kuşkusuz devlet gibi muazzam bir şiddet aygıtını, hukuku, orduyu, polisi ve kurumları elinde bulunduran tarafın sorumluluğu ile karşısındaki grubun sorumluluğu aynı değildir. Asimetriyi görmek gerekiyor. Baş sorumluyu ve yapısal şiddeti görünmez kılmak, barışa değil, yeni bir inkâra hizmet ediyor.

Fakat burada devletin yalnızca silah, hukuk ve kurumlar üzerindeki üstünlüğünü değil, tanımlama ve adlandırma üstünlüğünü de hesaba katmak gerekiyor. Çünkü iktidar yalnızca şiddet uygulamıyor; hangi şiddetin “meşru”, hangisinin “terör”, kimin “vatandaş”, kimin “bölücü”, kimin “tehdit” olduğuna ilişkin dili de büyük ölçüde kendisi kuruyor. Kendi uyguladığı şiddeti “kaçınılmaz”, “zorunlu”, “güvenlik gereği” ya da “devletin bekası” olarak adlandırırken, karşı tarafın şiddetini “terör”, karşı tarafı ise “terörist” ve “bölücü” olarak tanımlayabiliyor. Böylece yalnızca şiddet araçları üzerinde değil, şiddetin anlamı üzerinde de bir tekel oluşuyor.

Belki de ilk şiddet tam burada, dilde başlıyor. İnsanlar önce adlandırılıyor, kategorilere ayrılıyor, tehlikeli ilan ediliyor; sonra onlara yapılabilecekler giderek meşru hale geliyor. “Terörist”, “bölücü”, “hain”, “düşman” gibi sözcükler yalnızca birilerini tarif etmiyor; onlara karşı uygulanacak şiddetin psikolojik ve toplumsal zeminini de hazırlıyor. Faşizm de çoğu zaman önce insan bedenine değil, dile yerleşiyor. Dil insanı insandışılaştırıyor; ardından ona yapılabileceklerin sınırı genişliyor. Bir süre sonra başlangıçta kabul edilemez görünen şiddet, “kaçınılmaz” ve hatta........

© Artı Gerçek