Dijitalleşen kapitalizm, dijital kapitalizm ve otoriter teknoloji
Önceki yazıda Elon Musk’tan söz etmiştim. Marsa kent kuracak ve inşaları oraya taşıyacağını söylüyor. Elon Musk’tan söz açılmışken, Philipp Staab’dan da söz etmek gerekir. Staab, Dijital Kapitalizm (=Digitaler Kapitalismus, 2021, 3. Baskı) adlı kitabında kapitalizmin dijitalleşmesi ile dijital kapitalizm arasında önemli bir ayrım yapar. Kapitalizmin dijitalleşmesi, mevcut kapitalist üretim süreçlerinin dijital teknolojilerle yeniden örgütlenmesi anlamına gelir. Bir zamanlar devasa fabrikalar, üretimin neredeyse bütün aşamalarını tek bir mekânda toplardı. Ford fabrikaları adeta küçük kentler gibiydi; hammaddeler bir taraftan girer, nihai ürün diğer taraftan çıkardı. Bugün ise dijital teknolojiler sayesinde üretim küresel ölçekte parçalanabilmektedir. Bir otomobilin motoru başka bir ülkede, freni başka bir ülkede, direksiyonu bambaşka bir yerde üretilebilir; tüm süreç bilgisayar sistemleri üzerinden planlanır, tasarlanır ve koordine edilir. Staab’ın işaret ettiği ilk dönüşüm budur: kapitalist üretimin dijital araçlarla yeniden örgütlenmesi: Dijitalleşen kapitalizm. Kapitalizmin dijital teknolojiyi kullanması.
Fakat bunun yanında bir de dijital kapitalizm vardır. Burada artık yalnızca üretim süreçlerinin dijitalleşmesinden değil, bilginin, verinin ve kullanıcı faaliyetlerinin doğrudan sermayeye dönüştürülmesinden söz ederiz. Facebook, X, Google, Amazon ya da benzeri platformların temel hammaddesi çelik, kömür ya da petrol değildir; veri, dikkat, davranış, ilişki ve gündelik hayatın dijital izleridir. İnsan yalnızca tüketici ya da çalışan olarak değil, veri üreten, iz bırakan, izlenen, sınıflandırılan ve yönlendirilen bir varlık olarak sisteme dâhil edilir.
Dijital kapitalizm tartışmasında önemli olan noktalardan biri de piyasanın yapısındaki değişimdir. Klasik liberal anlatıda piyasa, farklı aktörlerin karşılaştığı görece tarafsız bir alan olarak düşünülür. Dijital kapitalizmde ise platformlar yalnızca piyasada rekabet eden şirketler değildir; çoğu zaman piyasanın kendisini kurar, erişimi düzenler, görünürlüğü belirler, kuralları koyar ve kullanıcıları kendi ekosistemlerine bağımlı hâle getirir. Böylece piyasa, kamusal ya da tarafsız bir alan olmaktan çıkar; özel şirketlerin sahip olduğu kapalı ve denetlenebilir bir iktidar alanına dönüşür.
Bana göre burada ortaya çıkan en önemli sorunlardan biri, klasik sanayi kapitalizmiyle birlikte oluşmuş kurumsal ve toplumsal kültürün giderek çözülmesidir. Geleneksel kapitalizm sömürüden bağımsız değildi; fakat uzun mücadeleler sonucunda işçi temsilcilikleri, sendikalar, toplu sözleşmeler, işyeri kreşleri, lojmanlar, sosyal haklar ve belirli kurumsal karşılaşma alanları ortaya çıkmıştı. Çatışmalı da olsa işçi ile işveren aynı mekânda karşılaşıyor, birbirini tanıyor, örgütleniyor, pazarlık ediyor ve belli bir toplumsal ilişki içinde konumlanıyordu.
Dijitalleşen kapitalizmde ve özellikle dijital kapitalizmde ise ortak mekân ve kurumsal ilişki giderek zayıflamaktadır. Çalışanlar çoğu zaman aynı işyerini paylaşmaz, aynı vardiyada yan yana gelmez, aynı deneyim etrafında kolektifleşemez. Platform işçiliği, uzaktan çalışma, taşeronlaşma, algoritmik denetim ve esnek istihdam emeği parçalara ayırır. İşçi artık yalnızca patronla değil; görünmeyen algoritmalarla, puanlama sistemleriyle, performans ölçümleriyle ve sürekli izleyen dijital düzeneklerle karşı karşıyadır.
Klasik sanayi kapitalizminde işin örgütlenmesinde daha görünür bir hiyerarşi vardı. Patronun altında yöneticiler, onların altında müdürler, şefler, ustalar ve ustabaşılar bulunurdu. Üretimi doğrudan denetleyen, işçiye ne yapacağını söyleyen, onu hızlandıran, azarlayan ya da gerektiğinde cezalandıran kişiler belliydi. İşçi, kimin tarafından kontrol edildiğini çoğu zaman görürdü. Denetimin bir yüzü, bir sesi, bir bedeni vardı. Günümüzde ise bu denetim giderek dijitalleşmekte ve kişisizleşmektedir. Kontrol eden kişi ortadan çekilir; onun yerini hedefler, tablolar, veriler, algoritmalar, puanlar ve performans ölçümleri alır. Artık bir şefin sürekli başınızda durmasına gerek yoktur. Sistem size ne kadar üretmeniz ne kadar hızlı çalışmanız, ne kadar görünür olmanız, ne kadar verimli olmanız gerektiğini zaten bildirir. Böylece denetim, dışarıdan gelen açık bir emir olmaktan çıkar; gündelik işleyişin içine yerleşmiş görünmez bir baskıya dönüşür.
Daha da önemlisi, denetim yalnızca yukarıdan aşağıya işlemez. Çalışanların birbirini denetlemesi sağlanır. Örneğin bir fabrikada günlük üretim hedefi belirlendiğinde, işçilerin her birine ayrı ayrı emir verilmesine gerek kalmayabilir. “Bugün yüz araba üretilecek” denir ve bu hedef işçilere bırakılır. Hedefe ulaşılamadığında herkes zarar göreceğini bilir. Böylece işçiler, üretimin aksamaması için birbirlerini hızlandırmaya, kontrol etmeye, uyarmaya ve baskılamaya başlarlar. Patronun ya da şefin doğrudan uygulaması gereken baskı, işçilerin kendi aralarındaki ilişkilere devredilir. Bu noktada, davranışçı psikolojiden tanıdığımız ödül ve ceza mekanizmaları devreye girer. Çalışırsanız takdir edilirsiniz, maaşınızı alırsınız, sistemin içinde kalırsınız. Yavaşlarsanız, hedefleri tutturamazsanız, yeterince uyum sağlayamazsanız dışarı atılırsınız. Fakat artık bu dışarı atılma yalnızca patronun kişisel kararı gibi görünmez. Sistem işlemektedir; ölçümler bunu göstermiştir, performans düşüktür; hedefler tutmamıştır. Böylece işten çıkarma, kişisel bir kötülük olmaktan çıkarılıp teknik bir zorunluluk gibi sunulur.
Eskiden patron, şef ya da yönetici “kötü adam” rolüne girmek zorundaydı. İşçiyi azarlayan, işten atan, cezalandıran, üretim baskısını doğrudan temsil eden bir figür vardı. Bugün ise bu rol büyük ölçüde sisteme devredilir. İnsanlar “patron istediği için” değil, “hedefler tutmadığı için”, “verimlilik düştüğü için”, “puanlar yeterli olmadığı için”, “algoritma böyle gösterdiği için” dışarı atılırlar. Böylece kararın arkasındaki sınıfsal iktidar görünmezleşir. Patron ise bu süreçte kendisini iyi niyetli, hoşgörülü, babacan ya da anacan bir figür olarak koruyabilir. Çünkü olumsuzlukların çoğu artık doğrudan ona havale edilmez. Çalışanlar birbirleriyle rekabete sokulur, birbirlerini denetler, birbirlerine kızar, birbirlerini yetersiz bulur ve kimi zaman birbirlerinin dışlanmasına aracılık ederler. Sınıfsal çatışma dikey düzlemde patrona yönelmek yerine, yatay düzlemde işçiler arasında dolaşmaya başlar. Bu, dijital ve esnek kapitalizmin en tehlikeli yönlerinden biridir. Emek ile sermaye arasındaki temel karşıtlık görünmezleşir; işçiler birbirlerine rakip, engel ya da tehdit gibi görünmeye başlar. Aynı baskının altında çalışan insanlar, ortak bir sorun etrafında birleşmek yerine, birbirlerini sorunun nedeni olarak görürler. Rekabet, dayanışmanın yerini alır; performans ölçümü, ortak deneyimin yerini alır; algoritmik denetim, sınıfsal çatışmanın üzerini örter.
Elon Musk gibi figürlerle çalışanların doğrudan karşılaşmaması da bu düzenin bir parçasıdır. Çalışan, çoğu zaman sermaye sahibinin kendisiyle değil; yöneticilerle, uygulamalarla, hedeflerle, puanlama sistemleriyle ve dijital ölçümlerle muhatap olur. En tepede duran kişi neredeyse ulaşılmazdır. Ona çalışılır, onun şirketi için değer üretilir, onun serveti büyütülür; fakat onunla hiçbir zaman gerçek bir karşılaşma yaşanmaz. Böylece iktidar hem her yerdedir hem de hiçbir yerde görünmez. Sonuçta sistem kendi kendini yönetiyormuş gibi görünür. Oysa burada kendiliğinden işleyen bir doğa yasası yoktur; belirli bir sermaye düzeni, kendi denetim ve cezalandırma mekanizmalarını kişisizleştirerek gizlemektedir. İşçiler birbirlerini denetledikçe, birbirleriyle rekabet ettikçe ve birbirlerinin dışlanmasına aracılık ettikçe, patronun uygulaması gereken şiddet yatay........
