NEDİR BU ZORBALIKTAN ÇEKTİĞİMİZ! (2)
BU KEZ DE EKRAN ZORBALIĞI
Daha önceki yazımızda akran zorbalığından söz ettik. Bir başka zorbalık türü de televizyon ekranlarına yansıtılan, dozu giderek artan "ekran zorbalığı"dır. Küçük-büyük demeden, her seyreden üzerindeki olumsuz etkileri olan, toplumu bozan da budur. Bugünlerde hemen her televizyon bu tip zorbalığı tetikleyen film ve dizilerle dolu. Zorbalık özendiren diziler, ekranlarda azalacağına sayıca artıyor. Toplum tepki koyacağına uyuyor. Daha doğrusu uyuşuk davranıyor.
“Ekran zorbalığı”, televizyon programlarında, kişilerin küçük düşürüldüğü, aşağılandığı, bağırma ve hakaret diliyle yargılandığı, mahremiyetin ihlal edildiği (kişiye özgü şeylerin çiğnendiği) içeriklerin, eğlence ya da “reyting” adına normalleştirilmesidir.
Ekranlarda sergilenen zorbalık türleri, salt ekrandaki kişiler arasında yaşanmakla kalmaz; seyirciye de yönelmiş dolaylı bir psikolojik etki üretir. Bunu görüyoruz. Ekranlarda kavga, dövüş, saldırı, hakaret, yaralama, öldürme, akla hayale gelmeyecek şeytanca uygulamalar hız kesmeden devam ediyor, işin daha da tuhaf yanı bu programlar izlenme rekorları kırıyor, seyredilme sıralamasında en önlerde yer alıyor.
İnsanlar, bu tip dizilerde, filmlerde ne buluyor anlamak mümkün değil. Televizyon yönetimlerine yazıyoruz, “bu gereksiz programları kaldırın” diye, ”Ne yapalım, bunlar halk nezdinde çok kabul görüyor.” deniyor. RTÜK, bu konuda pek duyarsız. Ülke çapında suç oranı artıyor, tutukevlerinde tutukluları barındıracak yeterli yer yok. Çocuk, büyük demeden suçlu sayısı artıyor, her tür şiddet almış başını gidiyor. Biz, bu tetikleyici programları inatla yayınlamaya devam ediyoruz.
Ekran zorbalığının nasıl ortaya çıktığını, insanların şiddet eğilimlerine nasıl yöneldiklerini sorgularsak, televizyon ekranlarına yansıyanlarını şöyle sıralayabiliriz. Yarışma programlarını sunanlar, kendilerini bir şey sanarak katılımcıları azarlayarak, alay ederek, küçümseyerek, toplum nezdinde küçük düşürerek ilgi çekmeye çalışıyorlar. Kimi programlarda insanların özel yaşamları teşhir edilerek, özele (mahremiyete) yönelik sorular sorarak yapıyorlar bu işi.
Tartışma programları, ayrı bir fasıl. Yerli yersiz söz kesmeler, bağırıp çağırıp susturmaya çalışmalar, itibarsızlaştırma gayretleri hep gözler önünde. Haberler, hep acılı. Hep olumsuz. Hep gösterişçi. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar reklamları ile dolu ekranlar. Kazalar, soygunlar, yol kesmeler, bıçaklar, pompalı tüfekler, yapılan iş bir matahmış gibi suçluların haber ayaklarına ekranlara taşınması, suç işleyenlerin az ceza aldıklarının açıklanması ya da salıverilmesi gibi insanı suça teşvik eden yığınla yayın. Bence, bütün bunlar caydırıcı olmaktan çok uzak görüntüler.
Yanlış yapanları utandırma, caydırma, pişmanlık duyma yerine “Ben neymişim be abi!” psikozuna sokma. İşte yapılanlar. Her şeyin reyting olmadığını bile bile programcıların ekran gücünü kullanarak, ellerindeki mikrofonu kendilerine siper ederek konuşmaları ile suçsuzun ya da masumun yanında yer almak, haklıyı savunmak yerine ajitasyon peşinde koşmaları, gerçek bir yayıncı olmak yerine paparazzi mantığı ile hareket etmeleridir. Bilerek ya da bilmeyerek besledikleri yılanın bütünüyle canavarlaşarak geniş halk Katmanlarını sokar hale gelmesidir. Bunu görmezden geliyorlar.
Haklı, ama savunmasız insanları savunmak yerine işin yaygarası ile haber yapmaları, günü boşuna harcamaları da olumsuzluklar arasındadır.
Ekran zorbalığının seyredenler üzerindeki olumsuz etkilerine geçmeden önce, savunmaya geçerek, “Beğenmiyorsanız kumanda elinizde, kapatır başka program seyredersiniz.” diyenlere öncelikle iki çift sözümüz var. Ekranlarda adam gibi konuları işleyen, eğitici, bilgilendirici, tanıtıcı, yapımlar ve belgeseller var da birini kapattığımızda öbürüne ulaşmak mümkün olsun. Program diye sunulanların çoğu, tam bir çorba. Ama tadı tuzu yok. Varsa da çok az sayıda. “Eliniz mahkum, önünüze ne koyarsak onu seyredeceksiniz,” demeye getiriyorlar. Toplumu olumsuza yöneltmede inat ediyorlar.
Daha fazla seyirci (Reyting) uğruna çekilen diziler, öncelikle zorbalığı sanki doğalmış, normalmiş gibi sunuyorlar. Karşıdaki insana hakaret etmek sanki matahmış gibi iki laftan biri küfre dönüşüyor, bunları sıklıkla duyan seyirci de kısa zaman sonra bunlara alışarak, doğal karşılamaya, aynısını tekrarlamaya başlıyor. Çocuk yaştakiler daha çok etkileniyorlar.
Ekranda kim daha çok bağırırsa, o daha güçlü, susan taraf ise sanki zayıfmış, haksızmış imajı yaratılıyor, seyirci de bunu zaman içerinde önceki algısını değiştirerek içselleştiriyor, ezeni haklı görmeye, ezenin yanında yer almaya başlıyor. Zaman içerisinde empati yapmayı (kendini başkasının yerine koymayı) bırakıyor, düşenin dostu olmaz mantığı ile bir tekme de o atmaya kalkışıyor. Kısacası toplum duyarsızlaşıyor, bozuluyor, suça yönelim artıyor. Bu şiddete dönüşüyor.
İnsanlar, ekranda tanık oldukları şiddeti, alt yazısında “Bu gerçek değildir.” yazmasına karşın gerçekmiş gibi algılamaya başlıyorlar. Çocuk istismarına, kadına şiddete, ölümlere, yaralanmalara alışıyorlar. Toplum, sürekli irtifa kaybediyor.
“Oh be! Beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın!” mantığı ile hareket etmeye, duyguları körelmeye başlıyor. Olaylara sadece seyirci kalmayı iş ediniyor. Olay yerinden kaçmayı, üç maymunu oynamayı tercih eder hale geliyor. Erdem, ahlak, haklının yanında olma gibi insancıl davranışlar ne yazık ki gezmeye çıkıyor.
Giderek, bireyde ve toplumda, korku duygusu gelişiyor, güven kayboluyor. İnsanlar tanıklık etmeye korkuyor.
İfade özgürlüğünün, düşüncenin, fikrini açıklamanın yerini baskı........
