menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ALİ NAİLİ ERDEM, TARIK ÇELENK'E KONUŞTU

20 0
06.02.2026

Cumhuriyetimizin ilk demokrasi deneyimi ve darbelerin tarihine içinde tanık olan, bugün aramızda olan duayen siyasetçi ve devlet insanı Ali Naili Erdem, Tarık Çelenk’e konuştu. Çakmak, Bayar, Menderes, İnönü, Demirel ve Özal ile anılarını ve değerlendirmelerini paylaştı.

Bundan üç ay önce bir vesile ile Türk demokrasisine 1940’lı yıllardan 80’li yıllara kadar gerçekten bir ömür adayan, defalarca bakanlık ve üst düzey siyasetçilik yapmış olan, yaşı 100’e dayanmış Ali Naili Erdem bey ile tanıştım. Ali Naili Bey ile tanışmam Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes ve sonrası hakkında canlı gözlemleri paylaşmak, benim için Celal Bayar ile Süreyya sinemasında çocukken yan yana Waterloo filmini seyretmek kadar heyecan vericiydi. Ali Bey 17 Şubat 1927’de İzmir-Kemalpaşa’da doğmuş. Babası hukuk öğrenimini yarıda keserek Çanakkale Savaşı’na katılmış ve bir kulağını kaybetmiş. İki erkek ve bir kız kardeşi var. Bana babasının İzmir’e girmeden önce beraberinde bulunduğu Atatürk’ün Selanik’i hatırlayıp uzaktan İzmir’i seyrederken ağladığından bahsetmişti. Ali Naili Bey’in anılarını müsaadesi dahilinde kayıtlı bir söyleşi çerçevesinde paylaşıyorum.

Ali Nail Erdem’le yaptığım uzun sohbetin bende bıraktığı izlenimlerin, sahici hatıraların ve bir “demokrasi–insan” muhasebesinin düz yazıya dökülmüş hâlidir. Benim için mesele, bir dönemin liderlerini ya “kahraman” ya “hain” diye iki kutba sıkıştırmak değil; faziletleriyle, eksiklikleriyle, hatalarıyla, yani insan olarak anlamaktır. Çünkü bizde asıl sorun, insanı bir türlü “insan” olarak konuşamamak: ya kutsuyoruz ya lanetliyoruz; insan yapamıyoruz. O yüzden bir İsmet İnönü değerlendirmesi, bir Celal Bayar değerlendirmesi, bir Adnan Menderes değerlendirmesi bile—doğru kurulursa—bugüne ışık tutar. Ben bu konuşmayı tam da bu niyetle dinledim.

1950’li yılların yoksulluk ikliminde hepimiz delikanlı gençler olarak Demokrat Parti’ye yöneldik. O günlerin havasını bugünden anlamak kolay değildir. Açlık vardı, yokluk vardı ama aynı zamanda bir arayış vardı.

İlk tanıştığım o günü hatırladığımda hâlâ sahne çok canlıdır: “1947 Ankara Hukuk günlerinde, Topraklık’taki o ev sahnesi bir bahçe, güzel bir bahçe… Celal Bey oturuyor. Adnan Bey ayakta; konuşurken bir şeyler anlatıyor devamlı.” O ortamda ısrar edilen şey teknik olarak basit görünür: Bir hocanın partiye kaydedilmesi. Ama mesele, aslında “kimlerin yazıldığı” değil, “kimin nereye kadar yürüdüğü” meselesiydi.

Menderes’in cümlesi burada düğümü atar: “Benim bilim adamlarına ihtiyacım var. Söylediğiniz hocaya da ihtiyacım var. Yalnız bir şey öğrenmek istiyorum: Bu hoca (Ali Naili) benimle nereye kadar yürür? Hangi köşede beni bırakıp gider? Bunu öğrenmek istiyorum. Çünkü benim davaya sonuna kadar inanan insanlara ihtiyacım var; beni bırakıp…” Dava onlar için bir bakıma kendilerine sadakati de ifade ediyordu.

Celal Bey bahçede bana sordu: “Niye Demokrat Parti’ye yöneldiniz?” Ben de hiç düşünmeden şu cevabı verdim: “Savunduğum kutsal görüşlerin en iyi temsil edileceğini bildiğimden.”

Celal Bey o anda Adnan Bey’e döndü ve dedi ki: “Bak, bunlar bizim isimlerimizi görerek partiye girmemişler.” Yani mesele şahıslar değildi; mesele bir çizgiydi, bir ilkeydi. Ben de orada şunu açıkça söyledim: “Benim savunduğum değerler sizden önce vardı, sizden sonra da var olacak.”

Bu değerler neydi? Vatanın bütünlüğü, milletin bölünmezliği, bayrağın tekliği… Bunlar bir partiye ait kavramlar değildi; devletin ve milletin temel omurgasıydı. Biz Demokrat Parti’ye, koltuk için değil, bu omurganın korunacağına inandığımız için yöneldik. O günkü tercihimizin arkasında yoksulluk değil, esas olarak bir ilke arayışı vardı.

Ben bunu tek kelimeye indirgerim ve net söylerim: “Onun davası özgürlük. Özgürlük.” Ama bu özgürlük, soyut bir slogan gibi değil, gündelik hayatın en somut talebi üzerinden anlaşılmalıydı: “Türk insanının insan yerine konması…”

O günün CHP-Türkiye’sinde “insan yerine konmak” dediğiniz şey, itibarın, muamelenin, kapıların ve söz hakkının meselesiydi. Bu yüzden ben dönemin sert tasvirini özellikle eklerim: “Adnan Haydar’dan geçtiği çağda Türk insanının hâli… Farkındaysa insandı, değilse değildi… Yerine koymazdık. Fuzuli yani; arş küresinin üzerine fuzuli ağırlık…”

Buradaki acı taraf şudur: İnsan, “vatandaş” olduğu için değil; görünür olduğu, tanındığı, işe yaradığı için “insan” sayılıyor. “Dava” dediğiniz şeyin özgürlükle bağını da burada bulursunuz: İnsan muamelesi görmeyen bir toplumda özgürlük, önce “adam yerine konmak” olarak tecelli eder.

Evet, ben bunu bir propaganda cümlesi olarak değil, bir “rejim hâli” olarak yaşadım ve şöyle söyledim: “Bakılırdı bize… Evet. Eğer itibarın, herkes tarafından saygı görmek istiyorsan Halk Partisi’ne kayıtlı olacaksın.”

Bu cümlenin ağırlığı, sahada duyduğum cümlelerle katılaşır: “Nail Bey, bizi insan yerine koysunlar. Biz de bu vatanın çocuğuyuz.” Burada insanların istediği şey, yalnızca yol-su değil; “devletin gözünde eşit” olmaktır.

Ve işin içine bir de yoksulluk girer; o yoksulluk, yalnız cüzdanı değil, haysiyeti de ezer: “Çok yoksulluk. Ben ‘ek para’yı görmedim o tarihte. Her şey… eşyalar… aynî alışveriş yapılır. Benim bulunduğum ilçede zeytin vardır, üzüm vardır; alışverişe geldiğin zaman bunları verirdin, sonra çömlekten alırsın.”

Yoksullukla itibarsızlık birleşince, insanın siyasetten istediği şey çok somutlaşır: sevilmek, sayılmak, muhatap alınmak. Benim kanaatim şuydu: Menderes’in üzerinde durduğu taraf da buydu; “insana sevgi ve saygıyla yaklaşma” fikri.

Ben bunu kişilik meselesine bağlarım ve çok sert söylerim: “Türkiye’de liderler henüz kendini aşamamıştır. Hiçbirisi aşamamış.”

Dönemlerin parlaklığına bakarsınız, “Demokrat Parti’nin 50-54; Adalet Partisi’nin 65-69’u… harika dönem.” Ama sonra bir kırılma gelir: “Sonra?”

Kırılmanın mekanizması da şudur: Siyasette yukarı çıkanların, yukarı çıkana kadar “biz” dediği basamaklarda olgunlaşmaması… “Siyasi partilerde lider mevkiine gelenler, oraya gelinceye kadar ‘biz’ denilen basamaklara… basamağa… gelmemiştik.” Sonra “biz” çözülür, “ben” kabarır: “Ben onlardan farklıydım; biz baştan beraberdik ya… Şimdi nasıl farklı olduk? Onlardan üstün olduk, yukarıdan bakmaya başladık.”

Başlangıçtaki kardeşlik, ortaklık, eşitlik duygusu hızla hiyerarşiye döner; “Beraber yürüyorduk; … eşitliğin ta eşitliğiydik” dediğiniz yer, bir anda “Onlar gidiyor, biz de muamelesi”ne dönüşür. Bu, Türkiye’de iktidarın sık tekrar eden trajedisidir.

Ben işin köküne dönerim: “Demokrasiyi henüz hazmedemedik.” Çünkü demokrasi bir sayı işi değildir; bir karakter ve hukuk işidir. Ben bunu şöyle tarif ettim: “Demokrasinin esası hukuksal ve ahlaksal bir kavramdır. Demokrasinin esası sayısal rakam değildir… Sandıktan ibaret değil.”

Burada önemli olan şudur: “Ne kadar rakamın varsa o kadar demokrasi yok; öyle şey olmaz. Sen ne kadar ahlaklıysan, ne kadar hukukla berabersen, o zaman demokrasiden bahsedebilirsin bana.”

Benim hocam Basri Haşim Sevil bunu 1947’de sınıfta bağırarak söylüyordu: “Demokrasi hukuksal ve ahlaksal bir kavramdır.” Bu cümle aslında bütün tartışmayı bitirir: Hukuk zayıfsa, ahlak aşınmışsa, keyfilik güçlenir, “keyfiliğin egemen olduğu yerde demokrasi” zaten yaşayamaz.

Ben bunu İnönü’den bizzat duydum. 1964’te salonda karşılaştık; ben o zaman grup başkanıyım. Ben sordum: “Paşa Hazretleri size göre Türkiye’nin bir numaralı meselesi nedir?” O da tek kelime söyledi: “Kişilik.”

Ardından da şunu ekledi: “Her şeyi iktisap edemedik… Kişilik meselesi ön plandadır.”

Bu “kişilik” kelimesi, aslında konuşmanın bütün damarlarında dolaşan “insan” meselesinin adıdır: insanın kendini eşit görmesi, başkasını eşit sayması, hukuku içselleştirmesi, keyfiliğe razı olmaması… Benim farklı görüşlerden dostlarla “insan” kavramı üstünden konuşabilmem de buraya dayanır: “Emin Paksu dostum, Coşkun Kırca dostum, Turan Feyzioğlu dostum…” Evet, “hepsi de CHP’li” denir; ama ben “Ama benim dostum” derim—çünkü demokrasi dediğiniz şey, önce insanı “dost” tutabilme terbiyesidir.

1961’de koalisyon kurulamayan günlerde Meclis’teki atmosferi hatırladığımda hâlâ içim sıkılır. Bir taraf ötekine “cellat” diyordu, öteki tarafa da “kuyruk”........

© Antalya Son Haber