BETONDAN MEDENİYET OLMAZ: EKOLOJİK MEDENİYETİ KURMAK
Bir ülkenin gelişmişliğini neyle ölçüyoruz?
Milli geliriyle mi? Otoyollarının uzunluğuyla mı? Havaalanlarıyla mı? Gökdelenleriyle, fabrikalarıyla, enerji üretimiyle, ihracatıyla mı?
Elbette bunların tamamı önemlidir. Ama başka sorular sormanın zamanı gelmedi mi?
O ülkede insanlar temiz suya ulaşabiliyor mu? Çocuklar temiz hava soluyabiliyor mu? Toprak hâlâ ürün verebiliyor mu? Nehirler canlı mı? Denizlerde hayat devam ediyor mu? Kentlerde insanlar ağaç gölgesinde yürüyebiliyor mu? Bir ülke büyürken doğal varlıklarını da büyütebiliyor mu, yoksa ekonomik büyümesini doğasını tüketerek mi finanse ediyor?
İşte bu sorular bizi yeni bir kavramla karşı karşıya bırakıyor: Ekolojik medeniyet.
Ekolojik medeniyet, birkaç park yapmak, ağaç dikmek, atıkları ayrıştırmak veya şehirlerin bazı bölgelerini yeşillendirmek değildir. Bunlar önemlidir ama yeterli değildir. Ekolojik medeniyet çok daha büyük bir düşünsel dönüşümü ifade eder. İnsan ile doğa arasındaki ilişkiyi yeniden tarif etmektir.
Belki önce bu soruyu yeniden sormalıyız. Medeniyet yalnızca daha fazla üretmek değildir. Daha fazla tüketmek de değildir. Daha yüksek binalar yapmak hiç değildir.
Medeniyet; insanın sahip olduğu bilgi ve teknolojiyi, yaşamı daha nitelikli ve sürdürülebilir hale getirebilme becerisidir.
Eğer teknolojimiz gelişirken nehirlerimiz kirleniyorsa; ekonomimiz büyürken tarım topraklarımız küçülüyorsa; kentlerimiz büyürken ormanlarımız yok oluyorsa; turizm gelişirken kıyılarımız betonlaşıyorsa; sanayimiz büyürken su kaynaklarımız tükeniyorsa; ortada büyüme vardır ama bunun adına medeniyet demek giderek zorlaşır. Çünkü gerçek medeniyet yalnızca bugünü zenginleştirme becerisi değildir. Yarını yoksullaştırmadan bugünü geliştirebilme becerisidir.
BİZ DOĞANIN SAHİBİ DEĞİLİZ
Sanayi devrimiyle birlikte insanlık çok büyük bir yanılgıya düştü. Doğayı sınırsız bir hammadde deposu zannettik. Orman ağaca dönüştü. Nehir su kaynağına dönüştü. Toprak arsaya dönüştü. Dağ madene dönüştü. Deniz alıcı ortama dönüştü. Canlılar ekonomik değere dönüştü. Ve sonunda doğaya şu gözle bakmaya başladık: “Buradan ne kadar ekonomik değer çıkarabiliriz?”
Oysa sorulması gereken başka bir soru vardı: “Bu ekosistemin taşıma kapasitesini bozmadan ne kadarını kullanabiliriz?” İşte ekolojik medeniyetin başlangıç noktası tam olarak burasıdır. Doğayı kullanmamak değildir. Doğanın kendisini yeniden üretebilme kapasitesinden daha hızlı tüketmemektir.
DOĞANIN DA BİR BÜTÇESİ VAR
Devletlerin bütçesi vardır. Şirketlerin bilançosu vardır. Ailelerin gelir-gider hesabı vardır.
Peki doğanın? Aslında onun da vardır.
Bir havzaya yılda ne kadar su giriyorsa, sürdürülebilir biçimde kullanabileceğiniz suyun bir sınırı vardır. Bir toprağın organik maddesini sürekli azaltırsanız, bir gün üretim kapasitesini kaybedersiniz. Bir balık stokundan üreme kapasitesinin üzerinde avlanırsanız, bir gün o stok çöker. Bir kıyının taşıma kapasitesinin üzerinde yapılaşır, nüfus ve turizm baskısı oluşturursanız, sonunda o kıyıyı değerli yapan ekosistemi ortadan kaldırırsınız.
Doğa muhasebe tutmaz sanıyoruz. Tutar.
Üstelik bizim muhasebemizden çok daha acımasızdır. Borcu yıllarca erteleyebilirsiniz. Ama sonunda tahsil eder. Kuraklıkla... Selle... Erozyonla... Orman yangınlarıyla... Su kıtlığıyla... Deniz kirliliğiyle... Gıda fiyatlarıyla... Ve bozulan yaşam kalitesiyle.
BİR AĞAÇ İLE BİR BİNAYI AYNI CETVELLE ÖLÇEMEYİZ
Bugünkü ekonomik sistemimizin önemli eksikliklerinden biri de budur. Bir araziye bina yaptığınızda ortaya çıkan ekonomik değer hesaplanıyor. Ama o arazide yok........
