Sahipsiz şehirlerin içinde yaşamak
Trafik kurallarına kimsenin uymadığını gördüğümde, kaldırıma park edilmiş araçların bir anlığına bile tereddüt edilmeden bırakıldığını izlediğimde, parkta görevli olmasına rağmen çöplerin günlerce toplanmadığına tanık olduğumda ya da kırık bir bankın, sökülmüş bir oyun grubunun aylarca onarılmadan beklediğini gördüğümde içimde aynı duygu beliriyor. Sahipsizlik.Bu yalnızca estetik bir rahatsızlık değil. Bu, kamusal vicdanın zayıfladığına dair bir işaret.Bir şehir, asfalt ve beton yığınından ibaret değildir. Şehir, görünmeyen bir sözleşmedir. Ben kurala uyacağım, sen de uyacaksın. Ben ortak alanı koruyacağım, kamu da onu gözetecek. Bu sözleşme sessizdir ama güçlüdür. Ancak ihmal büyüdükçe, kuralsızlık normalleştikçe o sözleşme aşınır. Ve aşınan şey yalnızca düzen değil, güven duygusudur.Hatalı park eden bir araç, sadece yanlış yere bırakılmış bir otomobil değildir. “Ben yaparım, kimse bir şey demez” düşüncesinin kamusal alana yazılmış halidir. Kaldırımın yayaya ait olduğu bilgisi bir anda silinir. Ortak alan, kişisel konfora teslim edilir. Bu küçük gibi görünen eylem aslında büyük bir zihniyeti temsil eder.Benim hassasiyetimi yaralayan şey tam olarak bu zihniyet. Çünkü mesele tek tek ihlaller değil, o ihlallerin sıradanlaşması. Kimsenin şaşırmaması. Kimsenin rahatsız olmaması.Bir çocuk parkının aylarca onarılmaması sadece bütçe eksikliği değildir. O parkı kullanan çocuklara, ailelere verilen sessiz bir mesajdır. “Burası öncelikli değil.” Temizlenmeyen bir alan, bakım görmeyen bir sokak, sürekli ertelenen bir onarım… Hepsi görünmez bir cümle kurar. “Bu yer sahipsiz.”Oysa hiçbir yer gerçekten sahipsiz değildir. Sahipsizlik hissi, sahip çıkma iradesinin zayıflamasından doğar.Toplumlarda kuralsızlık bulaşıcıdır. “Nasıl olsa herkes yapıyor” cümlesi, en tehlikeli normalleşme biçimidir. Bir kişi kaldırıma park ettiğinde, ikinci kişi için eşik düşer. Bir kurum bakım sorumluluğunu ertelediğinde, ihmal alışkanlığa dönüşür. Ve yavaş yavaş insanlar şehirde yaşamayı bırakır, sadece şehirde bulunmaya başlar.Aidiyet tam da burada kırılır.Aidiyet, insanın yaşadığı yere karşı sorumluluk hissetmesiyle oluşur. Eğer ortak alan korunmuyorsa, eğer kural ihlali yaptırımsız kalıyorsa, eğer kamu görevini yerine getirmiyorsa, bireyin de sorumluluk duygusu zayıflar. “Ben mi düzelteceğim?” sorusu çoğalır. İşte sahipsizlik hissi tam bu soruda büyür.Benim içimdeki rahatsızlık, aslında bir umut göstergesidir. Çünkü rahatsızlık hala duyarsızlaşmadığımız anlamına gelir. Hala doğru ile yanlış arasında bir çizgi olduğunu kabul ettiğimiz anlamına gelir. “Bu normal değil” diyebilmek, kamusal bilincin tamamen kaybolmadığını gösterir.Şehirler temizlikle değil, adaletle ayakta kalır. Kuralların istisnasız uygulanması, sorumlulukların zamanında yerine getirilmesi, ortak alanın korunması… Bunlar yalnızca düzen sağlamaz, güven üretir. Güven ise aidiyeti besler.Belki de asıl soru şudur. Yaşam alanlarımız gerçekten sahipsiz mi, yoksa biz sahip çıkma refleksimizi mi kaybettik?Sahip çıkmak büyük sloganlar gerektirmez. Bazen doğru yere park etmek kadar basittir. Bazen bir ihmalin peşine düşmek kadar ısrarlıdır. Bazen sadece susmamaktır.Çünkü şehir, ona nasıl davrandığımızın aynasıdır. Eğer o aynada hoyratlık görüyorsak, bunu değiştirecek olan yine biziz. Sahipsizlik hissini büyüten de biziz, onu kıracak olan da.Ve ben hala şuna inanmak istiyorum. Bir yerde bir kişi bile rahatsız oluyorsa, o yer tamamen sahipsiz değildir.
