Neden artık hiçbir şeye sabır gösteremiyoruz?
Sonra durup düşündüm: İki saniye ne zamandan beri “beklemek” sayılıyor?
Eskiden birinin mesajımıza cevap vermesi için saatler geçebilirdi; o an kimse panik yapmazdı. Bir filmi izlemek için o haftanın yayın saatini bekler, çektiğimiz bir fotoğrafın nasıl çıktığını görmek için filmin banyo edilmesini günlerce beklerdik. Bir kitap istiyorsak yürüyerek kitapçıya gider, rafların arasında dolaşır, bulur ve eve dönerdik.
Bir kahve içmek için bile kuyruğa girer, sıramızı beklerdik.
Bunların hiçbiri hayatın büyük dramları değildi. Doğrudan hayatın kendisiydi. Akışıydı.
Şimdi ise bir video iki saniye geç yüklensin, homurdanıp uygulamayı kapatıyoruz. Bir mesaja birkaç dakika içinde dönüş alamazsak, karşı tarafta bir gariplik ya da bize karşı bir kasıt arıyoruz. Kargomuz bir gün geciksin, sanki kişisel bir hakarete uğramışız gibi sinirleniyoruz.
Teknoloji bize zaman kazandırdı, orası kesin. Ama yalnızca zamanı kullanma biçimimizi değil, zamana karşı beklentimizi de değiştirdi.
Biz de rüzgâra kapılıp hızlandık.
Asıl mesele belki de burada başlıyor.
Çünkü artık sadece nesnelere, internete ya da kargolara değil; insanlara karşı da en ufak bir sabrımız kalmadı.
Bir arkadaşımız aynı derdi, aynı problemi üçüncü kez anlattığında, onu gerçekten dinlemek yerine içimizden, “Yahu bunu hâlâ nasıl çözemedin?” diye geçiriyoruz.
Birinin açılması, kendini bize anlatması uzun sürünce sıkılıyoruz. Bir ilişkide belirsizlik varsa hemen bir sonuca varmak istiyoruz.
Sanki etrafımızdaki herkes birer yüksek hızlı internet bağlantısıymış gibi davranıyoruz:
Anında, kesintisiz ve sıfır gecikmeyle çalışmalılar.
Oysa insanlar öyle çalışmıyor.
İnsanlar bozuluyor. Yanılıyor. Bazen başa dönüyor. Vazgeçiyor. Sonra tekrar deniyor.
Kendi içinde ne hissettiğini çözmesi bile bazen aylarını alıyor.
Bunların hiçbirinin “aynı gün teslimat” seçeneği........
