Salon dolu, yurt boş, otobüs hep yolda
Gençlik artık koku alıyor. Zorunlu olmadığı sürece hiçbir vakfın, hiçbir cemaatin yurdunda kalmak istemiyor. Çünkü o yurtlarda bir süre kalanlar biliyor: “Burada kaldığın yapıya bir gün operasyon yapılmayacağına dair garanti yok.” FETÖ’ye ve diğerlerine yapılanlar, “biz farklıyız” diyenlerin de zihninin bir köşesinde duruyor. Güven, yurt kapısında bitiyor. Gençler bu kokuyu aldıkları andan itibaren, “aidiyet” adı altında sunulan her teklifi iki kez düşünmeye başlıyor. Bir zamanlar “korunaklı liman” olarak gösterilen yerler, şimdi “acaba yarın ne olur?” sorusunun gölgesinde kalıyor. Bu kaygı, fısıltı halinde dolaşsa da, kararları belirleyen en güçlü etkenlerden biri haline gelmiş durumda.
Salonlarda ise tablo tamamen farklı. Valilik onayı alınmış, kamu kaynakları seferber edilmiş, otobüsler ayarlanmış… Gençler “okulu kırmanın güzelliğini” yaşarken, sahneye çıkan siyasetçi aynı coşkuyla “gençlik teşkilatımız büyüyor!” diye duyuruyor. Alkışlar koptuğunda herkes mutlu. Ama o büyüme biraz mekâna bağlı. Salon kapanınca büyüme de bir anda “acaba nerede bu gençler?” sorusuna dönüşüyor. İktidarı yanıltan da tam olarak bu sahne: Dolu salonlar, büyüme illüzyonu yaratıyor. Mikrofonlar, projektörler ve düzenli sıralanmış sandalyeler, gerçek bir toplumsal tabanın varlığını ispatlamaya yetiyor gibi görünüyor. Oysa perdenin arkasında, otobüsün motoru hâlâ ısınmış bekliyor. Fotoğraflar çekiliyor, videolar kaydediliyor, sosyal medyada “rekor katılım” paylaşımları yapılıyor. Ertesi gün ise aynı gençlerin çoğu, kendi hayatlarının sıradan temposuna geri dönüyor.
Bir de “benim olsun” diye aile himayesine devredilen dernek ve vakıflar var. Oralara katılan gençlerin azımsanmayacak kısmı açık açık söylüyor: “Referans umuduyla girdim.” İdeoloji değil, CV’ye satır ekleme umudu. Pratik bir sadakat bu. Ama pratik sadakatin de bir ömrü var. İş umudu gerçekleşince ya da gerçekleşmeyince, o aidiyet de yavaş yavaş eriyip gidiyor. Bugün o yapılarda........
