12 Eylül ölmedi, kalbimizde yaşıyor
“Tarihlere sorun ki bize ‘Ölmez Türkler’ derler / Bağlayamaz kasırgalar bu milleti.”
Harbiye Marşı’nın bu iddialı dizelerinin gölgesinde, hayatımıza balyoz gibi inen 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden tam 46 yıl geçti.
Kardeşlerim, dostlarım, muhterem Merzifon ahalisi!
Biliyorum, bugünün genç kuşağı için 12 Eylül; siyah-beyaz fotoğraflardan, YouTube’dan izlenen belgeseller ve Hasan Mutlucan türküleriyle süslenmiş bir nostaljidir. Ama 12 Eylül’ü yaşayanlar için öyle değildir.
Oysa o dönemin kent merkezlerini ve köylerini saran o ağır, lağım kokulu korku; kundaktaki bebelerden köşe başındaki bakkala kadar herkesin ensesinde boza pişiren postal sesleri, öyle kolay silinecek cinsten değil.
Özellikle Kürt köylerinde “arama” adı altında yapılan o işkenceler, insanlık tarihinin en utanç verici kara lekeleri olarak bu toprakların ortasına çivilenmiş duruyor.
Bu coğrafyanın kronikleşmiş otokrasi sürecinde virüs hep aynıdır; sadece mutasyona uğrar.
“Demokrasi treni” diyorlardı eskiler ama o tren bu ülkeye hiç uğramadı.
Aslında Türkiye’nin demokrasi tarihini vaktiyle en iyi Recep Tayyip Erdoğan özetlemişti:
“Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz. Demokrasi bizim için amaç değil, araçtır.”
Türkiye tarihi, her darbenin ardından ritüel gibi tekrarlanan o büyük yalanla maluldür:
“Demokrasi askıya alındı!”
İnsan sormadan edemiyor:
Ne ara bu ülkeye demokrasi geldi de biz kaybettik?
Burası özgür bir ülke, parlamenter demokrasimiz, derin devletimiz ve guguk kuşumuz var; istediğinizi sorgulayabilirsiniz.
Eğer demokrasiyi sadece belli aralıklarla önünüze konulan sandıklardan ibaret sanıyorsanız,........
