Kürtçülük Meselesi, Emperyalizm ve Türkiye’nin Bütünlüğü
“Devletleri yalnız ordular değil, fikirler ve kimlik tasarımları da hedef alır.”
Kürtçülük meselesi, yalnızca etnik bir aidiyet tartışması değildir. Bu mesele, Osmanlı Devleti’nin son döneminden Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ve günümüz Türkiye’sine kadar uzanan çizgide; emperyalist müdahaleler, sınır siyaseti, aşiret düzeni, yerel notabillik, vatandaşlık hukuku ve millî bütünlük meseleleriyle iç içe geçmiş tarihî ve siyasî bir sorundur. I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı coğrafyasının paylaşımı sırasında “Kürdistan” fikrinin uluslararası diplomasi metinlerine girmesi, Sevr’de buna yer verilmesi ve Musul meselesinin daha sonra ayrı bir uluslararası uyuşmazlık başlığı hâline gelmesi, konunun yalnız yerel değil, aynı zamanda dış müdahalelere açık bir alan olduğunu göstermektedir.[1][2]
Bu sebeple Kürtçülük meselesini yalnız bugünün güvenlik tartışmalarına indirgemek eksik olur. Modern Kürt siyasî hareketliliğinin, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinde belirginleştiği; bu hareketliliğin aşiret yapıları, tarikat çevreleri, yerel eşraf ve dış müdahalelerle birlikte şekillendiği, modern araştırmalarda da vurgulanmaktadır.[3][4] Hakan Özoğlu, geç Osmanlı döneminde Kürt milliyetçiliğinin bugünkü anlamda yekpare bir halk hareketinden çok, belirli seçkin çevreler ve notabiller etrafında geliştiğini belirtir.[4] Robert Olson ise 1880-1925 arasındaki dönemi, modern Kürt milliyetçiliğinin şekillenmesinde temel bir kırılma sahası olarak ele alır.[3]
Türkiye’de bu mesele çoğu zaman iki uçta ele alınmaktadır: ya tarihî ve sosyolojik arka planı zayıf romantik bir etnik anlatı kurulmakta ya da bölgenin iç yapısındaki çoğulluk göz ardı edilerek yüzeysel siyasal sonuçlara gidilmektedir. Oysa Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun toplumsal dokusu yalnız etnik ayrımlarla açıklanamaz. Aşiret ilişkileri, mezhep farkları, tarikat çevreleri, yerel rekabetler, devletle kurulan tarihî bağlar ve dış müdahaleler bu yapının ayrılmaz parçalarıdır. Martin van Bruinessen’in ağa, şeyh ve devlet ilişkilerine dayanan çözümlemesi, bölgedeki sosyal yapının yalnız “Türk-Kürt” ikiliğine indirgenemeyeceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.[5]
Yerli literatürde ise meseleye farklı bir açıdan yaklaşan önemli isimler vardır. Mehmet Eröz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki etnik ve toplumsal yapıları tarihî karışmalar, aşiret ilişkileri ve Türkmenleşme-Kürtleşme süreçleri içinde değerlendirmiş; kimliklerin sanıldığı kadar sabit ve yekpare olmadığını ileri sürmüştür.[6] M. Fahrettin Kırzıoğlu da “Her Bakımdan Türk Olan Kürtler” ve “Kürtlerin Türklüğü” gibi eserlerinde, Kürt topluluklarının önemli bir kısmını Oğuz-Türkmen tarihî çevresi içinde yorumlayan bir yaklaşım geliştirmiştir.[7][8] Elbette bu iki ismin bütün hükümleri tartışmasız değildir; ancak işaret ettikleri temel nokta önemlidir: Doğu Anadolu ve çevresindeki toplulukları, tarihten kopuk ve birbirine bütünüyle yabancı yekpare bloklar gibi okumak ilmî bakımdan da siyasî bakımdan da yetersizdir.
Bu çerçevede bugün “Türkiyelilik”,........
