Kar içinde bir yolculuk: Antalya’dan Beydağları’na
Şubat ayının soğuğu Antalya’nın çıkışında insanın yüzünü bıçak gibi kesiyordu. Konyabaşı denilen yerden denize doğru sert kıvrımlar yapan, ancak bir arabanın geçebileceği dar bir yola girmiştim. 1963 yılıydı. Aksu Öğretmen Okulu’nda ikinci sınıftaydım; ortaokul iki…
Çarık ve yün örgü çorapla geldiğim yatılı okuldan köyüme dönerken ayağımda pabuç, üzerimde Sümerbank kumaşından dikilmiş bir elbise, boynumda ise köyümde hiç kimsenin görmediği bir kravat vardı. Yarı yıl tatili gelmişti; ama köyüm Aksu’ya seksen kilometre uzaklıkta, Beydağları’nın zirvesinde, yoksul bir orman köyüydü. Yatılı okulda geçen ayların ardından tek odalı toprak evde yaşayan anne–babamı ve beş kardeşimi düşünmek, onları özlemek, beni yollara düşüren asıl güçtü.
Tatilden bir gün sonra Koyunlar Köyü’ndeki teyzemde kaldım. Teyzemler iki–üç yıl önce köyden buraya gelmiş, aldıkları taşlı tarlayı verime hazırlamak için tarladan çıkardıkları taşlarla tek odalı bir ev yapmışlardı. Üstü topraktı. İçeride ve dışarıda tuvalet yoktu. Tek atları için de eve bitişik bir ahır inşa etmişlerdi.
Ertesi sabah, sobanın külü daha tüterken yola çıkacaktım. Teyzemin eşi Düzceli uzun uzun baktı yüzüme:
— Muharrem, sen bu kadar yolu yaya nasıl gideceksin?
— “Bu yol yaya zor,” dedi. “Atı vereyim, onunla git. Köyde nasıl olsa sizin ahırda saman ve yem var. Tatil bitince de binip gelirsin. Ata iyi bak haa…”
Atın huyunu, nasıl binileceğini tarif etti; eyerini vurdu, gemini taktı, sırtını okşadı. Bana da atı okşattı. Üzengiye basarak ata bindim. Bir filede duran kitaplarım ve Saliha teyzemin hazırladığı azıklar heybelere yerleştirilmişti.
Yola çıkarken içimde hem sevinç hem tedirginlik vardı. Tek başımaydım; şeytandan, yabani hayvanlardan, gecenin içinden korkuyordum. Ama köy özlemi ağır basıyordu. Bu duygularla ata “deeh” dedim.
Antalya’nın çıkışında yol birden denize doğru keskin bir inişe........
