İPİN UCUNU NEREDEN TUTTUĞUMUZ MESELESİ
Bazı cümleler vardır, insanın aklında durmaz;
Dostoyevski’nin o cümlesi de onlardan biri.
“Bir iple intihar da edebilirsin, salıncak da kurabilirsin. Hayatın ipleri senin elinde.”
İlk bakışta serttir. Hatta biraz acımasız.
Ama insan yaş aldıkça fark eder ki, cümlenin sertliği hayattan değil, bizim bakışımızdan gelir.
Çünkü hayat, çoğu zaman bize büyük sürprizler yapmaz.
Aynı işi verir, aynı ilişkiyi, aynı yalnızlığı, aynı sabahları.
Değişen şey genellikle şartlar değil, bizim ipin ucunu nereden tuttuğumuzdur.
İşte ters köşe tam burada başlar:
Biz hep ipin kalınlığıyla, sağlamlığıyla, uzunluğuyla ilgileniriz.
“Başkalarınınki daha sağlam.”
Oysa kimse ipin ne olduğu kadar, neye dönüştürüldüğüyle ilgilenmez.
Aynı ip, birinin hayatında düğüm olur.
Her gün biraz daha sıkar, nefesini daraltır.
“Benim kaderim bu,” der.
Bir başkası aynı ipi alır, biraz uğraşır, biraz elini acıtır belki ama bir salıncak kurar.
Ve ilginçtir: İkisi de aynı cümleyi kurar.
Hayatın adaletsizliği diye adlandırdığımız şeyin büyük kısmı, aslında sorumluluktan kaçma şeklimizdir.
Çünkü salıncak kurmak zahmetlidir.
Düğüm atmak kolaydır.
Dram hızlıdır, üretmek yavaştır.
Ve biz çoğu zaman hızdan yanayız.
Sarkastik ama gerçek bir detay var burada:
İnsan bazen ipi eline alıp hiçbir şey yapmamayı da seçer.
Ne düğüm atar ne salıncak kurar.
Sonra da “hayat bana bir şey yapmadı” diye yakınır.
Oysa hayat ipi vermiştir;
Gerisi sessiz bir tercihtir.
Kimseye özel bir ip dokunmuyor.
Kimseye gizli bir kullanım kılavuzu da verilmiyor.
Hepimiz aynı belirsizlikle, aynı ihtimallerle baş başayız.
Farkı yaratan şey, ipin ucunu boğazımıza mı götürdüğümüz, yoksa gökyüzüne mi bağladığımız.
Hayatın bize ne verdiğinden çok, bizim onunla ne yapmaya cesaret ettiğimiz.
O yüzden soruyu en yalın hâliyle bırakmak lazım:
Elindeki ipten sen ne yaptın?
