menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ömer Naci Yılmaz Mehter’e Sırtını Dönenler Bir Kimlik Bunalımının Anatomisi

17 0
29.04.2026

Tarih, yalnızca barut kokan savaş meydanlarında kazanılan askeri zaferlerin bir dökümü değildir. Tarih, zaferleri doğuran ruhun nesiller boyu korunup korunamadığının da en sadık şahididir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Gaziantep’te şahit olduğumuz manzara, sadece bir tören protokolü hatası değil, derin bir kültürel kopuşun, sarsıcı bir kimlik bunalımının ve zihinsel bir yabancılaşmanın en çıplak dışavurumudur. Mehteran takımı meydana çıkıp kös vurduğunda, asırlar öncesinden süzülüp gelen o vakur tınılar yükselirken bir grubun topluca çocuklarımıza arkasını dönmesi, basit bir siyasi protesto ya da estetik bir tercih meselesi olarak geçiştirilemez. Bu tavır, bu toprakların kadim mayasına, tarihsel sürekliliğine ve milletin kolektif hafızasına karşı takınılan ideolojik bir reddiyedir. Bir insan, kendi varoluş hikâyesinin en görkemli sesine neden sırtını döner? Bu sorunun cevabı, modernleşme kavramını yanlış anlayan ve kendi köklerine yabancılaşmayı ilericilik zanneden bir zihin yapısında gizlidir.

Bu zihin yapısı, ne yazık ki yeni bir fenomen değildir, kökleri Tanzimat’tan bu yana süregelen, Cumhuriyet döneminde ise yanlış mecralara sapan “taklitçi modernleşme” sancılarıyla doludur. Yakın tarihimize baktığımızda, halkın değerlerine karşı duyulan bu alerjinin pek çok yansımasını görürüz. Bir dönem bu ülkede Türk müziğinin radyolarda yasaklandığını, “alaturka” diye küçümsenen ezgilerin yerine halkın hiç anlamadığı Batı normlarının zorla dayatıldığını hatırlamak gerekir. Kendi milletinin bağlamasından, neyinden, kösünden utanan o zihniyet, Ankara’nın bozkırında smokin giyip vals yapmayı “muasır medeniyet” sanırken, halkın bağrından kopan o gür sesi susturmaya çalışmıştı. Gaziantep’te mehtere arkasını dönen el, işte o gün radyodaki müziği kapatan, Anadolu insanının kılık kıyafetiyle alay eden, köylüyü “şehirli elitlerin” dünyasına sokmak istemeyen o eski ve küflü elin uzantısıdır.

Eğer mesele gerçekten çağdaş bir sanat anlayışı ya da estetik bir beğeni olsaydı, aynı zihniyetin Avrupa’nın aristokrat salonlarından çıkan vals gösterilerini hayranlıkla izlemesi veya Batı’dan gelen her türlü kültürel dayatmayı alkışlaması bu kadar çelişkili durmazdı. Yunan’ın sirtakisini bir “kültürel zenginlik” ve dostluk nişanesi olarak baş tacı edenler, Afrika kökenli popüler danslara veya Fransa’nın valsine karşı büyük bir hoşgörü ve hayranlık besleyenler, ne hazindir ki kendi tarihinin en gür sesi olan mehtere karşı alerji duymaktadır. Bu, Batı’nın sunduğu her şeyi “evrensel” ve “uygar” kabul edip, kendi milletinin bin yıllık birikimini “çağ dışı” olarak kodlayan hastalıklı bir aşağılık kompleksinin tezahürüdür. Mehter, sadece bir askeri bando değil, aynı zamanda bu coğrafyanın dünya siyasetine vurduğu mühürdür. O ses, Malazgirt’ten İstanbul’un fethine, Viyana kapılarından Kurtuluş Savaşı’na kadar bu........

© Akasyam