menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hüseyin KURT Mezhep Fayını Kaşımaya Kalkışanlara Uyarı

14 0
thursday

Ortadoğu yeniden büyük bir gerilimin eşiğinde. İran ile ABD-İsrail ekseni arasında giderek sertleşen hesaplaşma yalnızca bölgesel bir askeri kriz değildir. Bu tür dönemlerde savaş sadece cephede yapılmaz. Devletlerin iç dengeleri, toplumsal fay hatları ve kimlik kırılmaları da hedef haline gelir.

Türkiye için bu fay hatlarından biri de mezhep meselesidir.

Son günlerde İran’daki gelişmeler üzerinden Anadolu’da Alevi-Sünni gerilimi üretmeye çalışan söylemler dikkat çekmektedir. Bu söylemin özellikle bazı cemaat ve tarikatların etki ajanları üzerinden dolaşıma sokulduğu görülmektedir.

Bu söylemler sıradan bir tartışma değildir.

Türkiye’nin yakın tarihi, mezhep provokasyonlarının nasıl bir toplumsal felakete dönüşebileceğini açık biçimde göstermektedir.

Türkiye bu filmi daha önce gördü.

1970’li yıllarda başlayıp 12 Eylül’de son bulan süreç, Soğuk Savaş’ın en sert dönemlerinden biriydi. Türkiye yalnız ideolojik kamplaşmaların değil, aynı zamanda mezhep temelli kışkırtmaların da sahnesine dönüştürüldü.

Kahramanmaraş’ta yaşanan katliam, Çorum’daki kanlı olaylar ve daha sonra Sivas’ta yaşanan Madımak faciası, toplumun en hassas damarlarının nasıl kaşındığını gösteren acı örneklerdir.

Bu olaylar yalnızca bir “toplumsal gerilim” değildi.

Arkasında provokasyonların, manipülasyonların ve derin hesapların bulunduğu bir süreçti. Ve sonunda Türkiye 12 Eylül darbesine sürüklendi.

Bugün İran ile Batı arasındaki gerilim büyürken Türkiye’de mezhep üzerinden konuşan her kışkırtıcı söylem, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, aynı tehlikeli senaryonun kapısını aralar.

Burada özellikle altı çizilmesi gereken önemli bir gerçek vardır.

İran’daki Şiilik ile Anadolu Aleviliği aynı şey değildir. Hatta “hiçbir ilişkisi yoktur” denilse yanlış da olmaz.

Anadolu Aleviliği; Türk tasavvuf geleneğinin, Hacı Bektaş-ı Veli öğretisinin ve Yesevi irfanının içinden doğmuş özgün bir kültür ve inanç dünyasıdır. İran’daki Şiilik ise devlet merkezli bir mezhep yapılanmasıdır.

Bu iki yapıyı aynı siyasal çizgi içinde göstermeye çalışmak tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.

Anadolu Aleviliğini İran üzerinden tanımlamaya kalkışmak yalnızca büyük bir cehalet değil, aynı zamanda bilinçli bir fitne üretimidir.

Bu yüzden bugün özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka alan daha vardır: Mezhepçi radikal dil.

Bunu söylerken Şia olan vatandaşlarımıza ve komşu ülke İran’da yaşayan milyonlarca insana karşı yapılan saldırıları sırf mezhep üzerinden değerlendirip sessiz kalmak da doğru değildir. Mezhepçi başlıklarla insanları ötekileştirmek ve taraflaştırmak, aklı başında bir Türk’e yakışacak bir tutum değildir.

Türkiye’de zaman zaman bazı İsrail, İngiliz ve ABD güdümündeki tarikat ve cemaat çevrelerinde, bazı ideolojik gruplarda veya sosyal medya ağlarında mezhep üzerinden sert söylemler dolaşıma sokulmaktadır.

Bu dil, toplumsal barışı zehirleyen en tehlikeli araçlardan biridir. Çünkü önce kelimeler sertleşir, sonra zihinler kutuplaşır, en sonunda sokak gerilir.

Ortadoğu’nun son yirmi yılı bu gerçeğin sayısız örneğiyle doludur.

Irak’ta Şii-Sünni savaşı, Suriye’de mezhep cepheleşmesi, Lübnan’da mezhep dengeleri üzerinden yürüyen sürekli kriz…

Bu tablo gösteriyor ki mezhep çatışması yalnız dini bir mesele değildir. Aynı zamanda jeopolitik bir araçtır.

Türkiye’de Alevi ile Sünni’yi karşı karşıya getirmek isteyen her girişim bu ülkeye değil, Türkiye’nin zayıflamasını isteyen odaklara hizmet eder.

Bugün İran ile Batı arasında büyüyen gerilimin Türkiye’ye mezhep çatışması olarak taşınması en çok Türkiye’nin bölgesel güç olmasını istemeyen çevrelerin işine yarar. Böylesi bir çatışma bu coğrafyada ne millete kazanç getirir ne devlete.

Anadolu’nun gerçekliği ise bambaşkadır.

Bu topraklarda Aleviler ve Sünniler yüzyıllardır birlikte yaşamaktadır. Aynı köylerde, aynı mahallelerde, aynı sofralarda. Bu birliktelik Anadolu’nun en güçlü toplumsal sigortasıdır.

Ve yine unutulmamalıdır ki Türklerin ilk İslamlaşması Horasan havzası, yani bugün İran coğrafyası olarak bildiğimiz bölgede başlamıştır. Kök aynıdır, maya aynıdır. Müslüman kardeşliği ve komşuluk hukuku bir yana, İran’da yaşayan yaklaşık 35 milyon Türk gerçeği de göz ardı edilemez.

Komşuluk ve Türklük hukuku açısından bakıldığında mezhepçilik bu coğrafyada ancak bir fitne olarak karşımıza çıkar.

Bunu bilmeyen ya da bilmek istemeyen zaten maksatlıdır. Fitnenin peşinden gidenlerin yolu eninde sonunda bu ülkeye ihanete çıkar.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey nettir.

Mezhep üzerinden konuşan her provokatif söyleme karşı ortak bir akıl ve ortak bir refleks geliştirmek.

Çünkü tarih bize açık bir ders vermiştir.

Anadolu’da mezhep kavgası çıktığında kazanan hiçbir zaman halk olmamıştır.

Kazanan hep karanlık senaryoların sahipleri ve şer cepheleri olmuştur.


© Akasyam