menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Akademide Yapay Başarı Üretim Hattı:“Parlatılmış” Profesörler ve Yayın Fabrikaları

12 0
22.10.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Akademide Yapay Başarı Üretim Hattı: “Parlatılmış” Profesörler ve Yayın Fabrikaları

Türkiye’de ve dünya genelinde akademi dünyasının en çok tartışılan ve liyakat krizlerinin merkezinde yer alan konulardan biri, “parlatılmış” ya da “yapay yollarla büyütülmüş” profesörler fenomenidir. Bu durum, bilimsel yetkinliği veya özgün katkılarıyla değil; tamamen finansal kaynakların(para), insan gücünün (kadro/öğrenci) ve idari gücün(Bölüm başkanı, enstitü müdürü v.s.) tek bir merkezde toplanmasıyla üretilen yapay başarı hikayelerini tanımlar.

Bir akademisyenin aynı anda veya ardışık dönemlerde Bölüm Başkanlığı, Enstitü Müdürlüğü ve üniversitenin tüm parasal araştırma kaynaklarını dağıtan BAP (Bilimsel Araştırma Projeleri) birim komisyon üyeliği/başkanlığı gibi görevleri elinde toplaması, akademide gücün tek tipleşmesine ve “yapay bir ekosistem” kurulmasına en elverişli zeminlerden birini hazırlar.

“Parlatılmış profesörlük” mekanizması, tam olarak bu idari ve mali birleşmenin genç araştırmacılar üzerinde kurduğu tahakkümle beslenir. Bir figür hem tezi onaylayan mercii (Enstitü), hem kadroyu veren birim (Bölüm), hem de parayı dağıtan komisyon (BAP) olduğunda; o üniversitede üretilen makalelerin ne kadarının özgür iradeyle ne kadarının idari zorunlulukla o hocanın ismini taşıdığı sorusu meşru bir tartışma konusudur.  

Bu açıdan bakıldığında, yılda onlarca veya yüzlerce makaleye imza atan “yayın makinelerinin” arkasında bireysel bir dâhilikten ziyade, bu idari mekanizmaların sağladığı insan ve para akışının (BAP fonları ve enstitüdeki lisansüstü öğrenci havuzu) olduğu eleştirisi son derece gerçekçidir.

Normal şartlarda akademik başarı; özgün bir fikir, yıllar süren titiz araştırmalar ve bu araştırmaların sonucunda üretilen nitelikli yayınlarla gelir. Ancak “parlatma” mekanizmasında süreç tersine işler:

Para Akışı (BAP ve Fonlar): Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP), TÜBİTAK veya uluslararası fonlar, liyakate dayalı havuzlardan ziyade bu kişilerin yönetimindeki mekanizmalar aracılığıyla doğrudan onların projelerine aktarılır. Büyük bütçeli laboratuvarlar ve cihazlar bu isimlerin tekeline verilir. Paranın olduğu yere insan kaynağının çekilmesi kolaydır. Bu kişilerin etrafında geniş bir laboratuvar kadrosu, çok sayıda yüksek lisans ve doktora öğrencisi ile post-doktora araştırmacısı toplanır.

İdari Güç ve Enstitü Müdürlükleri: Süreç sadece fon sağlamakla kalmaz; bu kişilere ilk olarak stratejik idari koltuklar, enstitü müdürlükleri veya dekanlıklar teslim edilir. Bu makamlar, bilimsel gücü değil, kaynakları kontrol etme gücünü verir. Bu atamalar onlara iki büyük avantaj sağlar: İdari unvanlar, kişiye kurum içinde ve dışında yapay bir karizma ve otorite kazandırır. Kadro dağıtımı, bütçe onayları ve yeni projelerin seçimi bu kişilerin eline geçer. Böylece kendilerine biat eden, kendi yayın sayılarını artıracak alt kadroları besleyebilir, muhalif veya gerçekten bağımsız bilim insanlarını ise sistemin dışına itebilirler.

İnsan Gücü Akışı (Akademik Kölelik): En tehlikeli aşama budur. Parlatılacak profesörün altına çok sayıda araştırma görevlisi, yüksek lisans ve doktora öğrencisi yerleştirilir. Genç akademisyenlerin kadro güvencesi veya mezuniyet şartları bu yöneticinin iki dudağının arasında olduğu için, tüm entelektüel emek yukarıya doğru akar.

Yayın Fabrikası: Sistem kurulduktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelir. Alt kadrodaki onlarca insan gece gündüz çalışır, veriyi toplar, makaleyi yazar. “Büyütülmüş profesör” ise sadece projenin başında oturduğu veya laboratuvarın/enstitünün sahibi olduğu için makalenin sonuna (veya başına) ismini yazdırır. Yılda 50-60 makalede ismi çıkan, ancak makalelerin içeriğini sorsanız anlatamayacak “deha” profesörler böyle üretilir.

Akademideki en büyük yanılgılardan biri, niceliğin (yayın sayısının) niteliğin önüne geçmesidir. “Yayın yap ya da yok ol” (Publish or perish) kültürünü manipüle eden bu profesörler, arkalarındaki insan gücü sayesinde muazzam bir yayın sayısına ulaşırlar. Ancak bu yayınlar dikkatle incelendiğinde genellikle şu özellikler görülür: Derinlikten uzak, birbirinin tekrarı, bilime radikal bir yenilik getirmeyen, sadece istatistik şişirmeye yarayan “dilimlenmiş” (salami-slicing) çalışmalar. Karşılıklı atıf çeteleri, benzer şekilde parlatılan diğer akademisyenlerle kurulan şebekeler sayesinde, birbirlerinin makalelerine sürekli atıf yaparak H-indeksi gibi akademik başarı kriterlerini yapay olarak yükseltirler.

Bu model, üniversiteleri birer bilim yuvası olmaktan çıkarıp holdingleşmiş idari yapılara dönüştürür. Ortaya çıkan zararlar yıkıcıdır: Gece gündüz........

© Akademik Akıl