Hüsn-i Hatime: Modern Tıbbın Unuttuğu Güzel Son
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Hüsn-i Hatime: Modern Tıbbın Unuttuğu Güzel Son
Bir sahneyi zihinlerinizde canlandırmanızı istiyorum.
Seksen yaşında bir adam. Ömrünün son saatlerini geçiriyor. Etrafında sevdikleri yok — kurallar izin vermiyor ya da ziyaret saati geçmiş. Üstüne yapıştırılmış elektrotlar, koluna saplanmış serum iğneleri, burnuna geçirilmiş oksijen tüpü. Monitörün bip sesleri odayı dolduruyor. Beyaz önlüklü biri uğrayıp değerleri kontrol ediyor, not alıyor, çıkıyor. Adam son kelimesini söyleyemiyor. Çünkü boğazında bir tüp var. Kimse onun elini tutmuyor. Kimse kulağına fısıldamıyor.
İşte modern dünyanın büyük çoğunluğuna sunduğu ölüm budur.
Batı dünyasında ölümlerin yüzde yetmişi hastanede gerçekleşiyor. Türkiye bu oranı hızla yakalıyor. Bunu bir ilerleme gibi sunuyoruz. Oysa ortada derin bir şey yanlış.
Tıp, ölümü bir düşman olarak tanımladı. Yenilmesi, ertelenmesi, gecikmesi gereken bir son. Bu çerçevede ölmek; tıbbın başarısızlığı, yoğun bakımın yenilgisi anlamına geliyor. Dolayısıyla sistem ölüme hazırlanmıyor — ölüme direniyor. Ve bu direniş sırasında, ölmekte olan insanın insan olduğu unutuluyor.
Şimdi başka bir sahneye bakın.
Aynı yaştaki bir adam, ama bu sefer kendi yatağında. Perdeler hafifçe aralanmış, ışık yumuşak. Eşi yanında oturuyor, elini tutuyor. Çocukları odanın köşesinde, sessizce. Biri yavaşça Yasin okuyor. Biri “Lâ ilâhe illallah” diye fısıldıyor kulağına. Adam gözlerini açıyor, kapatıyor. Nefesleri yavaşlıyor. Gidiyor — ama yalnız değil. Dualarla gidiyor. İsmiyle, sevgisiyle, imanıyla gidiyor.
Hangi ölüm daha insani? Soruyu sormak bile cevabı veriyor aslında.
İslam geleneği, ölümü hiçbir zaman saklamadı. Aksine, ona hazırlandı. Hasta ziyareti bir ibadet sayıldı. Ölmekte olanın yanında bulunmak toplumsal bir yükümlülük olarak tanımlandı. Kelime-i şehadet telkini — o son fısıltı — yalnızca dini bir ritüel değil, bir insanın dünyadan anlamlı biçimde ayrılmasına yapılan en derin katkıydı.
Hüsn-i hatime. Güzel son. İslam’ın ölüm felsefesinin kalbi bu iki kelimede atıyor. Kişi bu dünyadan barışla, imanını tazeleyerek, sevdiklerinin duasıyla ayrılmalı. Bu yalnızca teolojik bir ideal değil — psikolojik açıdan da son derece sağlıklı, son derece insani bir çerçeve.
Seküler modernite ölümü “yönetti.” Hastanelere taşıdı, görünmez kıldı, teknikleştirdi. Sosyal tarihçi Philippe Ariès bunu çok önce fark etmişti: Orta Çağ insanı ölümü toplumla birlikte yaşardı. Modern insan ise ölümü “yasakladı” — vitesten çıkardı, steril mekânlara hapsetti, üzerini örttü. Ve şimdi bu örtünün altında milyonlarca insan yalnız ölüyor.
Bunu söylerken tıbbı suçlamıyorum. Yoğun bakım kurtarıyor, iyi ki var. Söylediğim şey farklı: Bir insan artık kurtarılamayacaksa — ve bu an eninde sonunda herkese geliyor — o son saatlerin makineler arasında geçmesi bir zaruret değil, bir tercihten ibarettir. Ve bu tercih sorgulanmalıdır.
Nitekim dünyanın en gelişmiş sağlık sistemleri de bu soruyu sormaya başladı.........
