menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tıp Fakültesini Bitiren Herkes Doktor Olur, Ama İyisi Hekim Olur

24 0
10.03.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Tıp Fakültesini Bitiren Herkes Doktor Olur, Ama İyisi Hekim Olur

Tıp fakültesi öğrencilerine önlük giydirme töreninde davetli hocalardan birinin söylediği bu sözün ne kadar anlamlı olduğunu düşündü. 

Hekim olmak doktor olmaktan farklıydı. Sadece bilgi yüklenmekle olunan bir şey değildi. Anlayış, analiz, sabır, dayanıklılık, hızlı ve “doğru” karar verme becerisi, iletişim becerisi, aktarma kabiliyeti, öğrenmeye ve yeniliklere açık olmak, sorumluluk bilinci, etik değerlere bağlılık, liderlik özelliği, ekip içinde uyumlu çalışmaya yatlınlık gibi pek çok özelliğin de gelişmesi ile “hekim” olunurdu. 

Tıp fakültesinden mezun olduktan sonraki yıllarda henüz bu özellikleri gelişmemiş bir doktorun hastasına yaklaşımı ile yıllar içinde diğer yönlerini de geliştirmeyi başarmış bir hekimin yaklaşımı arasındaki fark hemen ayırt edilirdi. 

Yeni mezun olmuş bir doktorun paniği de kolayca anlaşılırdı. Bazen de bilgi eksiğini örtmek için aşırı özgüven sergileyenler olurdu. 

“Tıbbiyelinin üç mürveti var.” demişti hoca; Beyaz önlük giyince, Mezun olup cübbesini giyince, Evlenince. 

Üçüncüsü hep en son söylenirdi; evlilik bu, olur mu olmaz mı? Zaman gösterir. Aslında ilk ikisinin ne anlama geldiği de zamanla anlaşılırdı. 

Beyaz önlüğünü ilk giydiğinde ne mutluydu, resimler çekilmişti. Artık tıp fakültesinde klinik dönemlerine geçmişti, mezuniyete doğru ilerliyordu. Daha dün amfide otururken şimdi hastanın gözünün içine bakıyordu. Sorular artık sınav için değil, bir insanın hayatına dokunmak için soruluyordu. O gün hekimliğin ilk sessiz dersi başlamıştı: bilmediklerini fark etmek.

Mezuniyet cübbesini giydiğinde başka bir eşikten geçtiğini fark etmişti. Artık kararlar onundu, danışman bir hocası olmayacaktı. Sorumluluk tümüyle omzundaydı. İlk nöbetler, ilk uykusuz sabahlar, ilk kez “iyi ki geldiniz” diyen bir hastanın yüzü, “Kurtaramadınız mı?” diye yükselen bir ses….Kitaplarda yazmayan şeyleri öğrendiği zamanlar. Bazı hatalar unutulmazdı, bazı hastalar hiç akıldan çıkmazdı. Zamanla anlamıştı; hekimlik sadece doğru teşhisi koymak değildi, teşhis koyduğu insanı da görebilmekti.

Yıllar geçtikçe aceleciliği azalmıştı. Daha az konuşup daha çok dinleyebiliyordu. Her şikayetin bir görüntüleme sonucunda açıklanamadığını, hastalıkların sadece bedende başlamadığını zamanla anlamıştı. Gençken hızlı cevap aradığı durumlarda, tecrübeyle doğru soruyu sormanın teşhis ve tedaviye katkısının artık farkındaydı. 

Ve sonra bir gün, yeni başlayan bir doktorun telaşını izlerken kendini yıllar önceki hâline benzetti. Aynı heyecan, aynı endişe. 

Hekimlik bir yere varmak değil, yolda kalmayı kabul etmekti. Öğrenmenin bitmediğini, her hastanın yeni bir şey öğrettiğini bilmekti.

Belki de tıbbiyelinin asıl mürveti hiç söylenmeyendi.

Bir hastanın odadan çıkarken yüzünün biraz olsun rahatladığını........

© Akademik Akıl