menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Adabımuaşerette Hak ve Adalet

8 0
25.09.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Adabımuaşerette Hak ve Adalet

            Konuya başlarken adabımuaşeretin özet olarak beraber hoş geçinmek olduğunu ifade etmiştik. Bu yazımızda adabımuaşerette yani beraber yaşarken hak ve adalete uygun hareket etmemizin gerektiğini anlatmaya çalışacağız. İnsanların dünya ve ahiret hayatında huzur, saadet ve mutluluğa kavuşması için mutlaka sosyal hayatta hak ve adalete uygun hareket etmek gerekir. Çünkü hak ve adaletin yaşanmadığı yerde toplumsal uzlaşı ve barış sağlanmaz, huzur, saadet ve mutluluk yaşanmaz, netice olarak böyle bir yerde İslam diye bir şey meydana gelmez. Bu nedenle yaşadığımız ortamda adabımuaşeret ölçülerine göre hak ve adalete uygun hareket etmemiz gerekmektedir. Konu ile ilgili bazı ayet ve hadislere yer vermek istiyoruz.

“Hak” mefhumu, İslâm’da ve dolayısı ile her türlü barış düşüncelerinde önemli bir yere sahip bulunmaktadır. Hak kelimesinin Kur’an’da 247 defa geçmesi,[1] bu kavramın Kur’an kültüründe ne derece önemli olduğunu ortaya koymaktadır. “Hak” kelimesi, birçok ayette Allah’ın bir ismi olarak geçmektedir.[2] Bu ayetlerden birinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Allah, hakkın ta kendisidir.”[3] Buna göre “Hak”, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bununla beraber hak kelimesi, Kur’an’da gerçek şey,[4] adalet,[5] insaf,[6] bir kimseye ait şey,[7] herhangi bir işin karşılığında verilen ücret,[8] batılın zıttı,[9] kesinleşmiş emir,[10] Kur’an ve İslâm,[11] pay, hisse,[12] mucize,[13] doğru yol,[14] edası farz olan Allah borcu [15] ve benzeri anlamlar için kullanılmaktadır.

Hak mefhumu, insan hayatı ile birleşen, insanın yaşadığı her yerde var olan ve insanlar tarafından her an düşünülebilen bir olgu olduğu için, bu mefhumun insanlıkla beraber başladığını düşünmekteyiz.

Adalet anlayışı, barış, huzur ve saadetin olmazsa olmazıdır. Türkçeye Arapçadan geçmiş olan “Adalet” kelimesi, adil olmak, eşit davranmak, hak yememek, insanlar arasında ayırım gözetmemek, adaleti gözetmek, zulmetmemek, dengelemek, denk görmek, denk ve eşit tutmak gibi anlamlara gelmektedir. İslâm dininin yüce ahlakı olarak yorumlanan adalet, herkesin hakkının milimi milimine yerine getirilmesidir. Buna göre hiçbir insanın hakkının zarar görmemesi gerekir. Adalet genel bir kavramdır, her konudaki denge, düzen ve dürüstlüğü kapsar.[16] Allah’ın emrettiği adalet, her şeyi yerli yerine getirmek, her hususta ölçülü davranmak ve her kesin hakkına riayet etmek demektir. Felsefecilere göre adalet, haksızlık etmek ve haksızlığa uğramanın ortası olan en önemli ahlaktır.[17]  Buna göre sosyal hayatta başkalarına haksızlık yapmamak ve başkalarının haksızlığına da maruz kalmamak gerekir. Adalet erdeminin/ahlakının toplumsal anlamı, toplumda herkesin kendi işini yapması, başkasının malını yememesi ve kendi malından olmamasıdır.[18] Bu noktada adalet ile ahlak, iç içe sayılır.

Adalet kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 28 defa geçmektedir.[19] Adalet anlamında kullanılan “kıst” kelimesi de türevleriyle birlikte Kur’an’da 25 defa geçmektedir.[20] Adaletin zıttı, zulüm yani adaletsizliktir. Adalet kavramının, eşitlik kavramı ile yakın bir ilişkisi bulunmaktadır. Hatta birçok yerde adalet, eşitlik olarak kabul edilmektedir. Ancak adalet, her konuda eşitlik ile aynı anlamda kullanılmamaktadır.[21]

Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde açıkça dile getirilen “adalet” mefhumu ile ilgili ayetlerden birkaçının anlamı üzerinde durmak istiyoruz:

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığını yapmış din ve felsefe alanında büyük bilgi ve birikime sahip Ahmet Hamdi Akseki’nin (ö.1370/1951) bu konuda önemli ve bir o kadar da yararlı bir açıklaması vardır. Burada onun bu açıklamalarını özet halinde vermek istiyorum:

 “İslam dini, şahsi ve medeni vazifelerimizi belirlemiştir. Binaenaleyh devlet, birçok ailenin bir araya gelmesiyle meydana gelmektedir. Devletin üzerine kurulduğu önemli esaslar vardır. Devleti oluşturan bireylerin devlete ve devletin bu bireylere karşı görevleri vardır. Bu görevler, İslam dininin esaslarında belirlenmiş ve bizlere bildirilmiştir. Dini mübini İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’a göre devlet, iki esas üzerine kurulmaktadır. Bunların birincisi adalet ve ikincisi de emanettir. Emanet, işleri yani vazifeleri ehline vermek demektir. Bu iki temel esas, şu mealdeki ayette belirtilmektedir:

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” [22]

Yüce Allah bu ayette, hükümet işlerinde emanetin/görevin ehil kişilere verilmesini ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesini emretmektedir. Hiç şüphesiz bilinmelidir ki bu iki esas, adil siyasetin ve salih yönetimin asıl temelidir. Âdil bir siyaset, salih bir velâyet/idare, ancak bu iki esasla temin edile bilmektedir. Çünkü adil bir hükûmetten ancak bu beklenmektedir. Yüce İslam dini, tebaanın ve bireylerin saadetini, bu iki temel esasın ittihaz edilmesinde yani uygulanmasında bulmuştur. Gerçekten de doğrusu budur. Bu esasların birincisi olan adalet, toplumu oluşturan bireylerin hukukunu muhafazaya, ikincisi olan emanet de umum toplumun, halkın menfaatini, sulhunu, huzurunu temin ve himayeye hizmet etmektedir. Şunu kesin olarak bilmek gerekir ki adalet gözetilmedikçe, hiçbir ferdin kişisel hakları muhafaza olunamaz ve işler ehline verilmedikçe de umumun yani halkın menfaati himâye olunamaz, koruma altına alınamaz. Binaenaleyh bu iki nemli esası muhafaza eden herhangi bir hükûmet (şekli ne olursa olsun) nazar-ı İslâm’da, İslam dini açısından meşru ve makbuldür. Çünkü İslam dininde ana hedef bizzat şekil değildir. Bunun içindir ki Hulefâ-i Râşidîn zamanında muayyen bir şekle hasrolunmamış, şekle ehemmiyet verilmemiştir. Bu iki esası kabul etmiş olan İslâm dininde hükûmet şekli,  “hâkimiyyet-i âmme” yani halkın egemenliğidir. Müslümanlık her şeyde olduğu gibi bunda da ruha ehemmiyet vermektedir. Bu gün bir devletin temel esasları hakkında da başka bir şeyin ifade edilememekte olduğunu görüyoruz.”[23]

Bu ayette anlatılan, emaneti ehline verme ve insanlar arasında adaletle hükmetme meseleleri hem Müslümanlar hem de tüm insanlar için çok ciddi ve son derece önemli olan iki meseledir. Aslında bu iki mesele, biri diğerinden ayrılmayacak derecede birbirleri ile irtibatlıdır. Aynı zamanda bu mesajlar, daha çok egemen olan yöneticilere yöneliktir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (ö. 40/661), bu ayeti yorumlarken şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “İmamın (idare makamında olan yöneticinin), Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emaneti ehline vermesi gerekir. İmam böyle hareket ettiği zaman, idare ettiği insanların da onu dinlemeleri ve emirlerine riayet etmeleri icap eder.”[24] Hz. Ali’nin (ö. 40/661), bu ayetin yöneticilere yönelik olduğunu söylemesi, bu ayetin nüzul sebebine dayanmaktadır. Mekke’nin fethedildiği gün, Hz. Muhammed (sav.) Mekke’ye girmiş fakat Kâbe’nin anahtarını yanında taşıyan Osman b. Talha b. Abduddar, Kâbe’nin kapısını kilitlemiş ve anahtarı Hz. Muhammed’e (sav.) vermek istememişti. Daha sonra da “Resulullah (sav.) olduğunu bilseydim, menetmezdim,” demişti. Hz. Ali, o zaman Osman’ı arayıp bulmuş, anahtarı vermek istemeyince, kolunu tutarak bükmüş ve anahtarı ondan bir nevi zorla almıştır. Ardından Kâbe’nin kapısını açmış ve Hz. Muhammed (sav.) içeriye girip iki rekât namaz kılmıştır. Hz. Muhammed (sav.) Kâbe’nin içinden dışarı çıktığı zaman amcası Hz. Abbas (ö. 32/653), anahtarın kendisine verilmesini, daha önce yapmakta olduğu zemzem suyunu dağıtma ile Kâbe’nin anahtarını taşıma görevlerinin kendisinde toplanmasını istemiştir. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Ardından Hz. Muhammed (sav.) Hz. Ali’ye, anahtarı Osman’a iade etmesini ve kendisinden özür dilemesini emretmiştir. Hz. Ali de anahtarı götürüp kendisinden özür dileyince, Osman, “Zorlayıp eziyet ettin, sonra da gelip tamire çalışıyorsun,” diyerek bir nevi tepki göstermiştir. Hz. Ali kendisine, “Allah senin hakkında ayet indirdi,” demiş ve nazil........

© Akademik Akıl