İktidar, Servet ve Manevî Otoritenin Sınırları Ne Olmalıdır?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
İktidar, Servet ve Manevî Otoritenin Sınırları Ne Olmalıdır?
İslâm siyaset düşüncesinde devlet yönetimi yalnızca iktidarın elde edilmesi ve kullanılması meselesi olarak değil, aynı zamanda ağır bir sorumluluk ve “emanet” olarak ele alınmıştır. Bu anlayışın tarih boyunca ortaya çıkardığı önemli meselelerden biri, siyasal iktidar, ekonomik güç ve ilmî-manevî otorite arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. Tarih boyunca bu ilişkinin tam kurulamaması veya yetki alanlarının istismar edilmesi hem İslâm’a hem devlete hem de millete büyük zararlar vermiş büyük çatışmalara yol açmıştır. Rahmetli Mustafa Çalık’a ait olan “Devlete talipseniz servete ve marifete talip olmayacaksınız; servete talipseniz devlete ve marifete, marifete talipseniz devlete ve servete talip olmayacaksınız” şeklindeki sözü, İslâm devlet doktrini olmamakla birlikte, İslâm tarihindeki çok sayıda uygulamayla ilişkilendirilebilecek güçlü bir ahlâkî ilkeye işaret eden güzel bir tavsiye niteliğindedir.
Peygamber dönemindeki zekat memuru olarak görevlendirilen İbnü’l-Lütbiyye hadisesinden, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kamu malına yaklaşımına, Ömer b. Abdülazîz’in uygulamalarından Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel’in siyasî otorite karşısındaki tavırlarına ve nihayet Fâtih Sultan Mehmed ile Akşemseddin arasındaki ilişkiye kadar uzanan örnekler, iktidar ile şahsî menfaat arasına mesafe koyma düşüncesinin İslâm siyaset ahlâkındaki sürekliliğini göstermektedir. İslâm devlet geleneğinde ideal olan, yöneticinin servetiz, âlimin siyasetten bütünüyle kopuk veya devlet adamının maneviyattan uzak olması değil; kamusal yetkinin özel servete, servetin siyasal nüfuza ve manevî otoritenin dünyevî tahakküme dönüştürülmesine karşı ahlâkî ve kurumsal sınırların korunmasıdır.
Devlet, servet ve marifet, Müslüman topluluklarının tarih boyunca ürettiği üç büyük güç alanını temsil eder. Devlet, karar verme ve yaptırım gücünü; servet, ekonomik imkânları; marifet ise bilgi, ahlâk ve manevî nüfuzu ifade eder. Bunların her biri tek başına toplumsal düzenin vazgeçilmez unsurlarındandır. Problem, bunların varlığından ziyade birbirleriyle kurdukları ilişkinin mahiyetindeki dengesizlikler ve sınırlarla ilgili sorunlar sonrası ortaya çıkmasıdır.
Devlete talipseniz servete ve marifete talip olmayacaksınız. Servete talipseniz ne devlete ne marifete; marifete talipseniz devlete de servete de talip olmayacaksınız sözü bu bakımdan bir görev taksiminden daha derin bir anlam taşır. Buradaki düşünceyi tarihsel bağlamda, devlet adamının zengin olmasının mutlak biçimde yasaklanması veya âlimin hiçbir kamu görevi üstlenmemesi şeklinde anlamak doğru değildir. Nitekim İslâm tarihinde tüccar devlet adamları, varlıklı âlimler ve kadılık yahut idarecilik görevleri üstlenen fakihler bulunmaktadır.
Asıl mesele, bir güç alanının diğerini kendi menfaatinin aracına dönüştürmesi veya girişimidir. Devlet servet edinmenin vasıtası hâline geldiğinde kamu görevi imtiyaza; servet devlet üzerinde hâkimiyet kurduğunda ekonomik güç siyasal nüfuza; marifet iktidarın hizmetine girdiğinde ise ilim ve manevî otorite meşruiyet üretme aracına dönüşebilir.
İslâm siyaset ahlâkının çeşitli dönemlerinde geliştirilen mekanizmalar tam da bu tehlikeye karşı olarak değerlendirilebilir.
Devlet Bir Mülk Değil, Emanettir….
Kur’ân’i Kerimde kamu ahlâkının en önemli kavramlarından biri emanettir. Nisâ sûresi 58. âyetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi birlikte zikredilir. Bu birliktelik, siyasal yetkinin salt bir ayrıcalık değil sorumluluk olduğu şeklindeki Müslüman yönetici düşüncesinin önemli dayanaklarından biri olmuştur.
Klasik İslâm hukukunda devlet hazinesinin ifade edildiği beytülmâl kavramı da bu ayrımın kurumsal tezahürüdür. Beytülmâl, hükümdarın şahsî kasası olarak değil kendi hak ve yükümlülükleri bulunan müstakil bir kurum olarak değerlendirilmiş; devlet başkanının onun üzerindeki yetkisi de malik sıfatıyla değil, kamu görevlisi sıfatıyla anlaşılmış ve yetim malını yöneten vasinin konumuna benzetilmesi bu düşünceyle ortaya atılmış bir düşüncedir.
Bu anlayış önemlidir. Çünkü yönetici ile devlet arasına kavramsal bir sınır çizmektedir: Devletin malı, yöneticinin malı değildir. Dolayısıyla iktidarın sağladığı imkân ile kişinin şahsî serveti arasında ahlâkî ve hukukî bir sınır bulunmalıdır.
Tarihte geçen birkaç örnekle bunu daha somut hale getirmek mümkündür.
Bu ilkenin en çarpıcı erken örneklerinden biri Hz. Peygamber döneminde yaşanan İbnü’l-Lütbiyye hadisesidir. İbnü’l-Lütbiyye Hadisesinde: “Bu Hediye Sana mı, Makamına mı?” şeklindeki sorgulama bize çok güzel mesajlar vermektedir.
Bilindiği gibi Hz. Peygamber, İbnü’l-Lütbiyye’yi zekât toplamakla görevlendirir. Görevli dönüşünde topladığı malların bir bölümünü kamuya ait olarak teslim ederken başka bir bölümünün kendisine “hediye” edildiğini söyler. Hz. Peygamber’in buna verdiği cevap, kamu etiği bakımından son derece dikkat çekicidir. Özetle, eğer bu hediyeler gerçekten kişinin kendisine verilmişse, görev üstlenmeden de kendisine gelip gelmeyeceğinin düşünülmesini ister. Ardından kamu görevlisinin vazifesi sebebiyle elde ettiği menfaat konusunda ağır bir uyarıda bulunur.
Bu olayda ortaya konulan ölçü son derecede açıktır: Menfaat kişiye mi verilmiştir, yoksa kişinin taşıdığı makama mı? İslâm kamu ahlâkının erken döneminde makamın ekonomik değere çevrilmesine karşı getirilen en güçlü ölçülerden biri budur. Burada “devlet ile servet arasına mesafe koymak” soyut bir erdem olmaktan çıkar ve somut bir teste dönüşür: Makam ortadan kalktığında menfaat de ortadan kalkıyorsa, o menfaatin gerçekten şahsî olup olmadığı sorgulanmalıdır.
Yine Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti bu zihniyetin kurumsallaşmasının ilk örneklerindendir. Halife olduktan sonra geçimini sağlamak amacıyla ticaret yapmaya devam etmek isteyen Ebû Bekir’e, devlet işlerine zaman ayırabilmesi için beytülmalden geçimini sağlayacak bir tahsisat verilmesi gündeme gelmiştir. Kaynaklar onun başlangıçta beytülmalden şahsı için harcama yapmadığını ve kendisini hazine karşısında bir kamu görevlisi olarak gördüğünü belirtmektedir.
Burada önemli olan fakirlik değildir. Devlet başkanının hayatını sürdürebilecek meşru bir gelir elde etmesi doğaldır. Ayrım şuradadır: Makam, sınırsız servet edinme hakkı doğurmaz.
Hz. Ömer döneminde ise beytülmal çok daha kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. Fetihlerle artan kamu gelirlerinin kayda geçirilmesi, merkezî ve taşra hazinelerinin oluşturulması ve bunlardan sorumlu görevlilerin tayin edilmesi bu dönemde belirginleşmiştir.
Daha dikkat çekici bir örnek, Hz. Ömer’in oğulları Abdullah ve Ubeydullah’ın kamu sermayesiyle gerçekleştirdikleri ticarettir. Rivayete göre Basra Valisi Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, merkeze gönderilecek kamu parasını Ömer’in iki oğluna teslim etmiş; onlar da parayı kullanarak ticaret yapmış ve sermayeyi daha sonra hazineye vermişlerdir. Hz. Ömer, oğullarının devletle olan özel ilişkileri sayesinde elde ettikleri bu avantajın doğurduğu kârın tamamının şahsî sayılmasına razı olmamış ve kârın bir kısmını beytülmale ayırmıştır.
Başka bir örnekte ise; Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, parasını verip bir deve satın alır. Bu deveyi, devletin zekat develerini güden çobana teslim ederek devlet meralarında / otlaklarında otlatılmasını sağlar. Çobanlar, halifenin oğlu olduğu için hayvana özenle bakar ve deve devletin otunda suyunda beslenip oldukça semirir, etlenir. Abdullah devenin satılması için pazara çıkarır. Hz. Ömer pazarda dolaşırken son derece besili ve cüsseli bir deve görür ve kime ait olduğunu sorar. Devenin oğluna ait olduğunu öğrenince hemen Abdullah’ı çağırttırır. Hz. Ömer oğluna devenin durumunu sorar. Abdullah deveyi kendisinin satın aldığını söyler. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle der:“Ne güzel! İnsanlar zayıf ve sıska develerle pazara gelirken sen halifenin oğlusun diye senin deven devletin merasında otluyor, su içiyor ve semiriyor. Elde edeceğin kâr da sadece senin cebine girecek! Böyle bir ayrıcalık olamaz.” Hz. Ömer oğluna, deveyi ilk aldığı andaki parasını (ana parayı) almasını, devenin beslenip büyümekle kazandığı fazla........
