Dedikodu Bir Hastalık mı?
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Dedikodu Bir Hastalık mı?
“Çikolatalı gofret sevmeyen var mı?”
Çoğumuz severiz herhalde. Tatlıdır, her yerde satılır, ucuzdur, hoşluk yaratır, ikramlıktır. Pek geriye çevireni olmaz.
Ama herkes için aynı sonuçları doğurmaz. Çoğumuz için küçük bir keyif olsa da kimileri için alerji sebebidir. Kendini tutamayan, paket paket yiyenler için kilo problemidir. Şeker sorunu yaşayanlar için de büyük bir tehlikedir.
Aslında dedikodu da biraz böyledir.
İlk anda masum bir sohbet gibi görünür. İnsan merak eder, dinler, anlatır, yorum yapar. Hatta bazen “Ne var canım, konuşuyoruz işte” diye düşünür.
Ama her tatlı şey nasıl masum değilse, her konuşma da zararsız değildir.
Gelin bu yazıda biraz dedikodunun yan etkilerinden söz edelim.
KURUMSAL İLETİŞİMDE DEDİKODU…
Kurumsal iletişim eğitimlerimde sıkça sorduğum bir soru var:
“Özellikle üzerinde durmamı istediğiniz bir konu var mı?”
Cevaplar değişiyor elbette. Kimi zaman ekip içi iletişim, kimi zaman yönetici-çalışan ilişkisi, kimi zaman çatışma, kimi zaman geri bildirim konusu öne çıkıyor. Ama pek çok kurumda sıklıkla dile getirilen bir başlık var: Dedikodu.
Seminerde bu başlık gelince dinleyenlerin yüzleri biraz geriliyor. Bazılarında hafif bir gülümseme oluyor. Sonuçta ise pek de üzerinde durmadığımız bu konunun aslında nasıl bir sorun olduğu sanırım daha iyi anlaşılıyor.
Çünkü dedikodu, çoğu zaman farkında bile olmadığımız küçük bir sohbet gibi başlıyor. Ancak zamanla kurumun güvenini, huzurunu ve güçlü bir çalışma iklimini bile içten içe kemiren, adeta bir “güven pası”na dönüşüyor.
Peki dedikodu, başlıkta da sorduğum gibi “bir hastalık” mı?
Elbette tıbbi anlamda bir hastalıktan söz etmiyorum. Ama halk arasında “dedikoducu” diye bir kişisel etiketin ve “dedikodu hastalığı” gibi bir yakıştırmanın bulunduğunu biliyoruz.
Çünkü dedikodu bazı kişilerde sıradan bir konuşma olmaktan çıkıp alışkanlık, ihtiyaç, hatta bağımlılık benzeri bir davranış döngüsüne dönüşebiliyor.
“SENİ GİDİ DEDİKODUCU…”
Görüyorum ki bazı insanlar dedikodu yapmadan duramıyor. “Yolda bozuk para arar gibi” kiminle karşılaşsa yeni bir bilgi, yeni bir söylenti, yeni bir kusur, adeta yeni bir açık arıyor. Başkasının bilmediği bir şeyi bildiğinde kendisini önemli hissediyor. Birinin arkasından konuştuğunda rahatlıyor. Belki de başkasının başarısını gölgelediğinde kendi eksikliğini bir süreliğine unutuyor.
İşte burada dedikodu artık “sohbet” olmaktan çıkıyor; kişinin kendini iyi hissetmek için başvurduğu sorunlu bir rahatlama biçimine dönüşüyor.
“Dedikodu” en yalın haliyle, bir kişi ya da olay hakkında ilgili kişinin bulunmadığı ortamda yapılan; çoğu zaman eksik bilgiye, yoruma, varsayıma, abartıya veya çarpıtmaya dayanan konuşma olarak tanımlanıyor.
Her dedikodu tamamıyla yalandır diyemeyiz. Zaten onu tehlikeli kılan yanlardan biri de budur. İçinde küçük bir gerçek kırıntısı bulunabilir.
Ama o kırıntının üzerine korku, öfke, kıskançlık, kırgınlık, haset ve niyet okuma gibi “soslar ve baharatlar” eklenince ortaya artık bilgi değil, “söylenti” çıkar.
DEDİKODUDAN UZAK DURMANIN ÜÇ FİLTRESİ
Rivayet edilir ki bir gün biri Sokrates’e koşarak gelmiş:
“Dostun hakkında sana bir şey söyleyeceğim.”
Sokrates, “Bir saniye” demiş ve ona sormuş:
“Söyleyeceğin şeyi üç elekten geçirdin mi? Birincisi doğruluk eleği: Doğru olduğundan emin misin? İkincisi iyilik eleği: Söyleyeceğin şey iyi bir şey mi? Üçüncüsü fayda eleği: Bunu söylemenin bir yararı var mı?”
Adam donup kalmış. Sokrates ise bu suskunluğu şu sözüyle noktalamış:
“Doğru olduğundan emin olmadığın, iyi olmayan ve faydası bulunmayan bir şeyi bana neden söyleyesin?”
Evet, bir söz doğru değilse, iyi değilse, gerekli değilse ve çözüm üretmiyorsa artık o söz, bizim için bilgi olmaktan çıkmış demektir. Onun artık söylentiye, imaya, hatta bazen karakter suikastına dönüşme potansiyeli vardır.
Başka bir hikâye daha anlatılır:
Bir gün biri hakkında asılsız sözler yayan kişi pişman olur ve bilge birine gider.
Bilge ona bir yastık verir ve “Bunu meydanda kes, içindeki tüyleri rüzgâra bırak” der.
Sonra bilge, “Şimdi git, o tüylerin hepsini topla” der.
Adam çaresizce cevap verir:
“Söz de böyledir. Ağızdan çıktı mı, nereye gittiğini artık sen yönetemezsin.”
Dedikodunun kurumdaki zararı da burada başlar. Bir kere yayıldı mı geri toplamak artık çok zordur.
KURUMLARDA DEDİKODU NEDEN BÜYÜR?
Kurumlarda dedikodunun en çok belirsizlik dönemlerinde büyüdüğü görülür. Çünkü insan zihni boşluğu sevmez. Bilgi yoksa tahmin üretir. Açıklama yoksa senaryo kurar. Yönetici çalışanlara zamanında, açık ve yeterli bilgi vermezse kurumun iletişim boşluğunu dedikodu doldurur.
Çünkü iletişimde boşluk kalmaz; ya doğru bilgiyle dolar ya da söylentiyle.
Örneğin yeni yönetici geldiğinde, görev dağılımı değiştiğinde, terfi, ödül, kadro, maaş, yer değişikliği, yeniden yapılanma ya da kriz süreçleri başladığında kurumun resmi iletişimi susarsa, koridorlar konuşmaya başlar.
Yönetici “henüz kesinleşmediği için” susabilir; ama çalışan bu sessizliği “Bizden bir şey saklanıyor” diye okuyabilir.
Dedikodunun büyüdüğü kurumlarda çoğu zaman yalnızca bilgi eksikliği yoktur. Aynı zamanda güven eksikliği, adalet algısında........
