Yapay Zeka Çağında İnsan Onuru ve Bakü Zirvesi
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Yapay Zeka Çağında İnsan Onuru ve Bakü Zirvesi
Bu hafta önemli bir toplantıda akademik perspektiften katkı vermek ve moderatörlük için Bakü’deyim. JW Marriott Absheron’un salonlarında, otuza yakın ülkeden ombudsmanlar, ulusal insan hakları kurumlarının başkanları ve eşitlik kurumlarının temsilcileri bir araya geldi. Azerbaycan Ombudsmanı Sabina Aliyeva’nın girişimiyle düzenlenen Uluslararası Ombudsmanlar Zirvesi’nin toplantısı “Yapay Zeka Çağında İnsan Hakları: Fırsatlar, Riskler ve Sorumluluklar” başlığı altında gerçekleşti. Zirvenin ve toplantının 18 Haziran’da gerçekleştirilmesi rastlantı değil. Bu tarih Azerbaycan’da İnsan Hakları Günü olarak anılıyor; ülkenin insan haklarının korunmasına ilişkin ilk devlet programı da 1998’de Haydar Aliyev döneminde kabul edilmişti. İnsan haklarına ayrılmış bir günde yapay zekanın bu haklar üzerindeki etkisini konuşmak için toplanmak, zirvenin niyetini de özetliyor.
Son üç yılda yapay zeka büyük zirvelerin başlıca gündemi oldu. Bletchley (2023), Seul (2024) ve Paris (2025) ile başlayıp bu yılın başında Hindistan’ın ev sahipliğindeki Delhi buluşmasına uzanan bu çizgide masaya oturanlar çoğunlukla hükümetler, öncü model laboratuvarları ve büyük teknoloji şirketleri oldu. Konuştukları konular da yapay zeka güvenliği, model riski, ekonomik fırsat ve küresel yönetişim mimarisiydi. Paris buluşması yüze yakın ülkeyi ve binin üzerinde paydaşı bir araya getirmişti; ama kapanış bildirgesini imzalayanlar arasında Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık yer almadı. Bakü’yü ayıran nokta ise düzenleyenin kimliği. Bu zirveyi bir devlet ya da hükümetler arası bir organ değil, doğrudan bir insan hakları denetim kurumu düzenliyor. Salonda kural koyanlar ya da sistem geliştirenler değil; şikâyet inceleyen, idareyi denetleyen ve telafi sağlayan kurumlar var.
Kimin düzenlediği, zirvenin neye odaklanacağını da belirliyor. Büyük zirveler yapay zeka yönetişiminin yukarı ucunu, yani kural koymayı, güvenlik standartlarını ve öncü modellerin denetimini konuşur. Oysa bir kararın bireyin hayatında nasıl sonuç doğurduğu, yanlış karara karşı nereye başvurulacağı ve zararın nasıl giderileceği aşağı uçta, çoğu zaman gözden kaçan bir katmanda çözülür. Bakü zirvesi tam da bu katmanı konu ediniyor. Coğrafi ağırlığı da bunu yansıtıyor. Katılımcılar arasında Pakistan, Türkiye, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Romanya, Macaristan, Umman, Zambiya, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Ukrayna, Gürcistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kenya ve Mısır’ın kurumları var. Bu tablo G7 ya da OECD ekseninden çok Avrasya’yı, Türk dünyasını, İslam İşbirliği Teşkilatı çevresini ve Küresel Güney’i öne çıkarıyor. Türkiye bu zirvede Kamu Başdenetçisi Mehmet Akarca, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Başkanı Vasip Şahin tarafından temsil edildi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adına ise Ombudsmanı İlkan Varol kaılım sağladı.
Zirvenin merkezindeki tartışma ise daha derinde. Bugün kararların bir bölümünü artık insanlar değil algoritmalar veriyor; yönetişim giderek algoritmik bir nitelik kazanıyor. Kredi başvuruları, işe alım elemeleri, sosyal yardım tahsisleri, risk puanlamaları büyük ölçüde otomatik sistemlerin eline geçiyor. Bu otomasyonun ortaya çıkardığı asıl mesele teknik değildir. Sorulması gereken, bu sistemlerin insan onurunu gözetip gözetmediğidir. İnsan onuru, modern insan hakları hukukunun çıkış noktasıdır. Bu ilkeye göre insan hiçbir zaman yalnızca bir araç değil, her zaman bir amaçtır. Almanya Anayasası bu ilkeyi ilk maddesine yazmış, pek çok çağdaş anayasa da aynı çizgiyi izlemiştir. Dijital sistemler ise insanı bir veri kümesine, bir profile ya da bir risk puanına indirgeyebiliyor. Bir insanı sayıya indirgediğimizde onurunu da gözden kaçırırız. Kredisi reddedilen, işe alımda elenen ya da riskli sayılan kişi çoğu zaman bunun nedenini bile öğrenemez.
Tehdit iki alanda yoğunlaşıyor. İlki mahremiyet. Mahremiyet, bireysel bir hak olmanın ötesinde demokrasinin de ön şartıdır; izlendiğini düşünen insan düşüncesini özgürce dile getiremez, bir araya gelmekten çekinir. Bu alanın çekirdeğinde, kişinin kendi verisi üzerinde söz sahibi olması yatar. Alman Federal Anayasa Mahkemesi bu hakkı daha 1983 tarihli nüfus sayımı kararında enformasyonel öz-belirleme adıyla tanımıştı. Bu hakka göre herkes, kendisine ilişkin verilerin ne zaman ve hangi sınırlar içinde paylaşılacağına ilke olarak kendisi karar verebilmelidir. Verilerin tek tek değil profiller hâlinde işlendiği bir çağda bu hak daha da önem kazanıyor. Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ölçüyü erken koydu; biyometrik verilerin, suçu sabit olmayan kişiler bakımından dahi süresiz ve ayrım gözetmeden saklanmasını Sözleşme’ye aykırı buldu. Yüz tanıma sistemlerinin kamusal alana yayıldığı bir dönemde bu içtihat yol gösterici.
İkinci alan algoritmik ayrımcılıktır. Eski ayrımcılık görünürdü; yenisi koddan ve veriden ibaret olduğu için çoğu zaman fark edilmiyor. Algoritmalar geçmişin verisiyle eğitilir, o veri de toplumun önyargılarını taşır. Önlem alınmazsa sistem bu önyargıyı sürdürür, üstelik onu nesnel bir hesabın sonucu gibi gösterir. Örnekler kuramsal değil. Amerika Birleşik Devletleri’nde ceza adaletinde kullanılan bir risk yazılımının hata oranlarının etnik gruplara göre değiştiği görüldü. Küresel bir teknoloji şirketi, işe alım algoritmasının kadın adayları elediğini fark edince sistemi kaldırdı. Hollanda’da bir sosyal yardım algoritması on binlerce aileyi haksız yere mağdur etti; olay 2021’de hükümetin istifasıyla sonuçlandı. Bu örnekler şeffaflığın, insan denetiminin ve tasarımdan itibaren eşitliğin neden........
