İstanbul’a Hasret Kütüphaneci
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
İstanbul’a Hasret Kütüphaneci
20. yüzyılın hemen eşiğinde, 1900’lerin ilk yıllarında Çar Rusyası’nda, iktidara yakın olmayan, sistemin dışına itilmiş binlerce aile, artan baskılar altında ne yapabileceklerini düşünüyordu. Çocukları, torunları için taşıdıkları gelecek kaygısıyla doğdukları toprakları terk etmeye karar veren insanlar vardı. Moskova yakınlarındaki bir yerleşim yerinde yaşamaya çalışan genç bir çift de benzer düşüncelerle, huzursuzluk soluyan bu topraklardan ayrılma kararı aldı. Düşüncelerinde dolanan kaygı ve hüzün kıymıklarıyla yola çıktılar. Çok uzaklara, Güney Amerika’ya gideceklerdi. Uzun yolculuklarının ilk durağında ise güzelliği dillere destan bir şehir vardı: İstanbul.
Bindikleri gemi Boğaz’ın sularına girdiği anda İstanbul’un masalsı güzelliği sarmıştı genç adamı. Şehrin çok kültürlü dokusu, minarelerin silueti, Boğaz’ın sularına yansıyan muhteşem tarih, martıların ‘hoş geldin’ şarkıları büyüleyiciydi. Genç adam bu güzelliğin sihrine öylesine kapıldı ki, bir anda asıl hedefini, bindiği gemiyi ve cebindeki Güney Amerika biletini unuttu. Bu cilveli kente âşık olmuştu. Kalıp bu topraklara yerleşmek, hayatını bu kadim şehirde kurmak istedi.
Fakat kaderin çarkları gönlündeki aşktan daha sert dönüyordu. O günkü koşullar el vermedi. Bu şehre yerleşme isteği gerçek olamadı. Gönlünde yeşeren bu sevdayla birlikte Güney Amerika’ya gitmek zorunda kaldı. Ama çok sevdiği İstanbul’u da, içinin ısındığı Türk insanını da hiç unutmadı. Öyle ki yüz yılı aşkın bir süre sonra, torunu Alberto bile bu yarım kalan kara sevdayı şöyle dile getiriyordu: “Dedem İstanbul’da kalmak ve bu güzel şehre yerleşmek istiyor. Maalesef bunu yapamıyor. Ben buna hep çok üzüldüm. Çünkü Türk olmayı çok isterdim…” Görüldüğü gibi, bu güzel topraklara olan sevgisi yüzyıl sonra bile, mirası olarak ailesinin kuşaklar sonraki fertlerinde bile yaşıyordu.
İstanbul’un vatanı olması hayalini Boğaz’ın serin sularında bırakan gencin öyküsü okyanus ötesinde, Arjantin’in topraklarında devam etti. Kızı Rosa ve eşi Pablo Manguel’in oğlu olan torunu Alberto dünyaya geldi. Ancak küçük Alberto için ‘vatan’ kavramı, tıpkı dedesi için olduğu gibi, yerleşik bir duygudan ziyade hareket halindeki bir keşif yolculuğuydu. Babasının diplomatik görevi sebebiyle çocukluk yıllarını İsrail’de geçiren Alberto, dünyanın kapılarını bir Çek mürebbiyenin öğrettiği İngilizce ve Almanca kelimelerle araladı. İstanbul aşkı dedesinden miras olarak Alberto’nun damarlarında akıyordu. Nice büyük kıymeti şairin ve yazarın doğmasını sağlamış İstanbul, Alberto’yu da iyi bir yazar, tutkulu bir okur ve dolayısıyla uluslararası bir entelektüel yapacaktı. Kaderin garip bir tecellisidir ki; bir yazarın en büyük sığınağı olan ana dilini, yani İspanyolcayı, ancak yedi yaşında, 1955’te Arjantin’e döndüğünde öğrendi. Bu durum onu daha çocuk yaşta, dillerin ve kelimelerin arasında yaşayan ebedi bir ‘entelektüel göçmen’ kılıyordu.
1961 ve 1966 yılları arasında Colegio Nacional de Buenos Aires okulunda okudu. Burada okurken, zihnindeki o devasa kütüphanenin mimarisini oluşturmaya başladı. Alberto; Salas gibi tarihçilerin, Duranas Lerner gibi Cervantes uzmanlarının ve Enrique Pezzoni gibi edebiyat eleştirmenlerinin rehberliğinde yetişirken, sadece kitapları değil, o kitapların arkasındaki devasa entelektüel mirası da soludu. Bu seçkin öğretmenlerin rehberliğinde geçen gençlik yılları, Alberto’yu hayatının en büyük dönemeçlerinden birine hazırlıyordu.
16 yaşına geldiğinde, okuldan çıktıktan sonra Buenos Aires’in Anglo-Alman kitapçısı Pygmalion’da çalışmaya başladı. Edebiyatseverlerin buluşma noktası olan bu şirin kitapçının sahibi Bayan Lili Lebach, Nazi vahşetinden kaçmış bir Almandı. Bayan Lebach müşterilerine Avrupa ve Kuzey Amerika’da çıkan son kitapları sunmak için titiz bir çaba içerisindeydi. Müşterileriyle yakından ilgilenen Bayan Lebach, sahibi olduğu kitapçıdaki neredeyse tüm kitapları okurdu. Ve müşterilerine onların zevklerine göre kitaplar önerirdi. Yanında çalışan genç Alberto’ya da, bir kitapçının sattığı ürünleri bilmesi gerektiğini öğretmişti. Dükkâna gelen yeni kitapları okuması için ısrar ediyordu. Alberto ise kısa zamanda buna büyük bir mutlulukla ikna oldu ve okudukça okudu.
Kitapların arasında, okumanın verdiği büyük heyecan ve müthiş hayal gücüyle çalışmaktan çok keyif alıyordu. Colegio Nacional de Buenos Aires okulunda aldığı kıymetli eğitim günden güne daha da yeşeriyor, kitap kokusu içinde çiçekler açıyordu. Bayan Lebach tarafından kendisine verilen ilk görev kitap okuması ya da müşterilerle ilgilenmesi değildi. Kitapçıdaki ilk görevi, dükkândaki tüm kitapların tek tek tozunu almaktı. Bayan Lebach böylece Alberto’nun stoku ve raflardaki kitapların yerini öğrenmesini amaçlamıştı ve başarılı da olmuştu.
Alberto okumanın lezzetini tatmış ve kitapların ne büyük bir hazine olduğunu anlamış biri olarak, özenle tozunu aldığı kitapları hemen yerine bırakamıyordu bazen. Hatta çoğu zaman bu büyülü nesneler, Alberto’nun kendi deyimiyle onu baştan çıkarıyorlardı. Dokunulmak, açılmak, incelenmek istiyorlardı. Alberto da bu sihirli çağrıya kayıtsız kalamıyordu. Birkaç kez kendisini böylesi güzel ayartan kitapları paltosunun cebine koyup evine götürdü. Onlara hak ettikleri ilgiyi nezaketle gösterdi, okudu, kelimelerin ahenkle dans ettiği sayfaların arasındaki dünyalarda dolaştı.
Bir akşamüzeri, geç saatlerde, 75 yaşında takım elbiseli bir beyefendi yanında kendisinden yaşça daha büyük bir hanımefendiyle Pygmalion kitapçısının kapısından içeri girdi. Alberto okumanın aydınlattığı bir yüzü artık iyi tanıyordu. Okuyan insanlar daha derin bakıyor, mutluluklarında daha sıcak gülümsüyor ya da öfkelerinde daha net kızıyorlardı. Her hâlükârda kelimeleri çok daha etkin kullanıyorlardı. Seslerindeki vurgular kalpleri derinden titretiyordu. Bu beyefendinin gözlerinin neredeyse hiç görmediğini fark etti. Buna karşın baston kullanmıyordu. Parmaklarını kitap isimlerini okurmuşçasına raflarda gezdiriyordu.
Alberto, iki dirhem bir çekirdek giyinen bu beyefendinin ünlü bir edebiyatçı olduğunu anladı. Daha önce kendisinin birkaç şiirini okumuştu. Bu ünlü isim Jorge Luis Borges’di. Aynı zamanda Arjantin Ulusal Kütüphanesi müdürlüğü görevini de yürütüyordu. Tanınmış edebiyatçının son tutkusu Anglosakson dilini öğrenmekti. Bu amaçla bazı kitaplar arıyordu. Doksanlarındaki annesiyle birlikte Alberto’nun yanına geldiler. Genç kitapçıyla biraz sohbet ettikten sonra bazı kitaplar istedi. Alberto var olan kitapları almak üzere uzaklaşırken, Borges’in annesi “Ah Georgie, zamanını neden Anglosakson dili için harcadığını anlamıyorum. Bari Latince ya da Yunanca gibi işe yarayan bir şeyler öğrenseydin!” dedi. Alberto bulabildiği kitaplarla döndü. Diğer kitapların isimlerini de istetmek üzere dikkatlice not aldı.
Borges gibi dev bir edebiyat ismi, tutkulu bir okur, kitapçıda çalışan bu gençle yaptığı sohbetten, gencin yaklaşımından, karşısında nasıl bir insan olduğunu hemen anlamıştı. Gözleri görmeyen iyi bir okur, gözleri sapasağlam ama okumayan bir insandan elbette çok daha farkındalıkla görürdü. Saint-Exupéry ne yazmıştı dünyaca ünlü eseri Küçük Prens’te? “Gözler kördür. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir.” Yürekle bakabilmek için de okumak gerekliydi. Okumayan insan bir yürek taşıdığını bile unutabiliyordu. İşte Borges de, Alberto’yu böylesine gördü, fark etti. Tam kitapçıdan çıkmak üzereyken gence döndü, akşamları bir işi olup olmadığını sordu. Annesinin yaşı ilerlediğinden ona kitap okumakta artık çok zorlandığı için kendisine kitap okuyacak birine gereksinim duyduğunu anlattı. Alberto heyecanını belli etmeyen bir sakinlikte cevap verdi: “Ben sizin için okurum.”
Bu cevap, sadece bir yardım teklifi değildi; genç Alberto için edebiyatın kalbine yapılacak en mahrem yolculuğun ilk adımıydı. O ilk akşam dükkândan çıktığında rotası belliydi: Calle Florida’nın bitmek bilmeyen insan kalabalığını omuz darbeleriyle yarıp geçti, yeni yapılmış Galería del Este’den süzüldü ve soluğu Calle Maipú’daki 994 numaralı o kızıl mermer binanın önünde aldı.
Binanın serin holüne girip merdivenlerden altıncı kata çıktı. Üzerinde 6B yazan o zilin sesi, Alberto için dünyanın en büyük kütüphanesinin kapılarını araladı. Kapı açıldı ve henüz hizmetçi onu içeriye buyur edemeden, kalın bir perdenin ardında o ‘kör dev’ belirdi.
Alberto, Borges’in evini yıllar sonra bile hep yumuşak, sıcak ve hoş kokulu bir yer olarak anımsadı. Bu huzurlu atmosferin arkasında, hizmetçinin titiz ve ısrarlı alışkanlıkları vardı; kaloriferler her daim iyice yakılır, Borges’in........
