menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bayramın Şifalı Tezahüratları

23 0
23.03.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Bayramın Şifalı Tezahüratları

İstanbul, o sabah gri bir tülün altından, uykulu gözlerle dünyaya “Merhaba” mı diyordu yoksa “Yine mi siz?” diye soruyordu, pek belli değildi. Dr. Kemal Bey, yirmi dört saatlik bir mesai maratonunun ardından, zihnindeki stetoskop tıkırtılarını ve genzini yakan o keskin dezenfektan kokusunu hastane kapısında bir emanet gibi bırakmaya çalışarak acilden bahçeye süzüldü.

Ama ne mümkün! Şehir, başlı başına bir klinik vaka gibiydi o sabah. Vapur düdükleri sigarayı fazla kaçırmış bir ihtiyar gibi öksürüyor, martılar ise sanki birer acil servis hastası edasıyla gökyüzünden telâşla reçetelerine antibiyotik yazdırmaya çalışıyordu.

Hastanenin koridorları, bayram sabahının o steril melankolisinden yavaş yavaş sıyrılırken, Hemşire Zeynep göründü:

“Doktor Bey, bizim Mehmet Beyefendi yine ‘grevde’. Yataktan kalkmıyor, bayramı protesto ediyor sanki. Ruh hali, vapur iskelesinde tam kapı kapanırken turnikede kartı “eksik bakiye” veren yolcu kadar fırtınalı! “

Kemal Bey, içinden geçirdi: “Vah Mehmet Amca… O kart bir kere “eksik bakiye” dedi mi?, tüm İstanbul’un trafiği senin kalbinde düğümlenir bilirim. Moral dediğin, bayram sofrasındaki o son dilim baklava gibidir; bitti mi sofra eksik kalır.”

Odaya girdiğinde Mehmet Amca, otuz yıllık bir emekli memur mağrurluğu ama bir kreş çocuğunun küskünlüğüyle yastıklara kurulmuştu. Gözlerindeki fer sönmemişti ama dudak büküşü, Şehir Tiyatroları’ndaki en kıdemli aktörlere taş çıkartır, en trajik piyesi bile orada başlatırdı.

“Doktor Bey evladım,” dedi, sesine hafif bir sitem tozu ekleyerek. “Bugün bayram, malum. Ama benim bünye ‘hata’ veriyor. Şöyle ağız tadıyla bir çikolata, bir de dünya gözüyle insan görmeden nasıl iyileşir bu ihtiyar? Tıp dediğin, sadece ilaçların içine hapsedilmiş hayatlar mı?”

Kemal Bey, bir bilim insanı ciddiyetiyle ama bir mahalle komşusu sıcaklığıyla yaklaştı:

“Bak Mehmet Amca, tıp dediğin sadece kortizon ve antibiyotik değildir. Bazen bir tebessüm, farmakolojinin en ağır toplarını bile nakavt eder. Senin ilacın eczanede değil, şu pencerenin dışındaki hayatta.”

Biraz şaka, biraz “kakara kikiri” derken; odanın o ağır hastane havası bir anda dağılıverdi. Mehmet Amca birden doğruldu:

“Doktor Bey, beni bırak… Ben de seninle geliyorum! Bayram namazı dediğin, senin o yazdığın vitaminlerden daha çok kan yapar adama!”

Zeynep Hemşire, kapıda hafif bir tereddütle durdu:

“Aman Doktor Bey! Protokol var, yönetmelik var! Hasta bu, buradan çıkabilir mi hiç? Söz verin hemen döneceksiniz ama!”

Kemal Bey, göz kırptı:

“Bugün yönetmelikler değil, gönüller konuşuyor Zeynep Hanım. İlacın dozunu biraz dışarıda, hemen yakındaki cami avlusunda alacağız. Söz, hemen iade-i ziyaret yapacağız.”

Cami Avlusu ve Kuş Sesleri

Hastanenin yanındaki o küçük, mütevazı camiye vardıklarında; İstanbul artık tamamen uyanmış, bayramlıklarını giymişti. Namaz çıkışı, cami avlusundaki kuşların kanat sesleri, martıların o doymak bilmez iştahı ve şehrin puslu ama umutlu uğultusu birbirine karıştı. Mehmet Amca’nın yüzünde beliren o taze ışık, sanki dijital kartında “eksik bakiye” nihayet dolmuş gibi bir ferahlıktı.

Cami avlusundaki o kısa ama şifalı teneffüs bitmiş, hastanenin o “beyaz” sessizliğine geri dönülmüştü.........

© Akademik Akıl