menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kamu Kaynağından Siyasi Ganimete: Yerel Yönetimlerde Akıl Krizi

5 0
31.07.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Kamu Kaynağından Siyasi Ganimete: Yerel Yönetimlerde Akıl Krizi

Türkiye’de yerel yönetimler üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, son dönemde olduğu gibi, kişiler ve siyasi aktörler etrafında yoğunlaşıyor. Kim ne yaptı, hangi ihale nasıl verildi, hangi belediye başkanı ne kadar harcadı, hangi partinin yönetiminde ne tür usulsüzlükler yaşandı?Bunların tamamı elbette önemlidir. Hukuk ihlal edilmişse hukuk işletilmeli, kamu zararı oluşmuşsa hesabı sorulmalıdır.Fakat bütün bunların ötesinde daha zor ve daha önemli bir soru var:Aynı sorunlar, farklı kişiler ve farklı siyasi partiler döneminde neden tekrar tekrar ortaya çıkabiliyor?İşte bu soru bizi kişilerden kurumlara, ahlaktan teşviklere, günlük siyasetten sistem tasarımına götürüyor.Çünkü iyi bir yönetim sistemi, yalnızca iyi insanlara güvenerek ayakta kalmaz. Asıl maharet, iyi niyetli olmayan aktörlerin dahi kamu yararına aykırı davranmasını zorlaştıran kurumları tasarlayabilmektir.Bu nedenle yerel yönetimlerde tartışılması gereken esas konu, yalnızca “kim yönetiyor?” değil, “yönetim sistemi neyi ödüllendiriyor?” sorusudur.

Şehrin zamanı ile siyasetin zamanı aynı değilYerel yönetimlerin temel paradokslarından biri burada başlıyor.Siyasetin zamanı beş yıl; şehrin zamanı ise kuşaklardır.Bir belediye başkanının siyasi başarısı çoğu zaman görev süresi içinde görülebilen sonuçlarla ölçülür. Oysa bir şehrin gerçek ihtiyaçları seçim takvimine sığmaz.Deprem güvenliği, su kaynaklarının korunması, kanalizasyon, ulaşım altyapısı, kentsel dönüşüm, yeşil alanlar, atık yönetimi ve iklim değişikliğine uyum gibi yatırımların çoğu bugün yapılır, fakat gerçek getirisi yıllar sonra ortaya çıkar.Üstelik bunların önemli bölümü seçmene görünmez.Toprağın altındaki kanalizasyon sistemi, güçlendirilmiş bir bina, yenilenmiş içme suyu şebekesi veya deprem riskinin azaltılması; bir billboard kadar görünür değildir.Buna karşılık festival, tanıtım, reklam, meydan düzenlemesi veya kısa vadeli sosyal destekler daha kolay görünür ve siyasi karşılık üretir.Böylece siyaset ile şehircilik arasında yapısal bir gerilim ortaya çıkar:Siyaset kısa vadeli görünür başarı ister; şehirler ise uzun vadeli sabır ve yatırım gerektirir.Bu durum, kamu yönetimi literatüründe “politik miyopluk” olarak ifade edilen sorunun yerel yönetimlerdeki karşılığıdır.Bir belediye başkanının beş yıllık görev süresi ile bir şehrin elli yıllık ihtiyacı aynı karar mekanizmasına bırakıldığında, sistem ister istemez kısa vadeyi ödüllendirmeye başlayabilir.Bu yüzden mesele yalnızca yöneticinin vizyonu değildir.Sorun, vizyon sahibi yöneticinin bile kısa vadeli siyasi teşviklerin baskısı altında kalabileceği bir sistemin varlığıdır.

İmar: Arsanın değil, kamusal değerin meselesiYerel yönetimlerde sistemik riskin en önemli alanlarından biri imar kararlarıdır.Bir plan değişikliği veya yapılaşma koşullarındaki değişiklik, herhangi bir taşınmazın değerini bir anda katlayabilir.Burada kritik soru şudur:Bu değer artışını kim yaratmıştır?Arsa sahibi mi?Elbette mülkiyet önemlidir. Fakat arsanın ekonomik değerini yalnızca mülk sahibinin emeği belirlemez.Yol yapılmıştır.Metro gelmiştir.Altyapı yenilenmiştir.Okul, hastane, park veya ulaşım yatırımı yapılmıştır.Kent büyümüştür.Dolayısıyla ortaya çıkan değerin önemli bir bölümü aslında toplumun ortak yatırımlarının ürettiği değerdir.O halde imar rantını yalnızca “rant” olarak değil, daha geniş bir kavramla, kamusal kararlarla yaratılan değer olarak ele almak gerekir.Bu noktada mesele rantın tamamen ortadan kaldırılması değildir.Asıl mesele şudur:Kamusal kararlarla yaratılan değer, ne ölçüde kamuya geri dönmektedir?Çağdaş şehircilik anlayışı, bu soruyu merkeze almak zorundadır.Bir imar kararı özel bir taşınmazın değerini artırıyorsa, bu artışın önemli bölümünün kentsel dönüşüm, deprem güvenliği, altyapı, sosyal donatı ve kamusal alanların finansmanına aktarılması gerekir.Aksi halde şehir, ortak kaynaklarla değer üretip bu değeri özel kazanca devreden bir mekanizmaya dönüşür.Daha açık söyleyelim:Şehir rant üretmemeli; şehirde oluşan değer, şehrin geleceğini finanse etmelidir.

Belediye şirketleri: Sorun şirket olmak değil, görünmezleşmektirBir başka tartışma alanı belediye şirketleridir.Belediye şirketlerini baştan sorunlu kabul etmek doğru değildir. Bazı hizmetlerin daha hızlı, esnek ve profesyonel biçimde yürütülmesi için bu şirketler gerekli olabilir.Asıl sorun, kamusal kaynak kullanan bir yapının kamusal hesap verebilirlikten uzaklaşmasıdır.Bir belediye şirketinin özel hukuk tüzel kişisi olması, vatandaşın şu sorularını ortadan kaldırmaz:Kamu kaynağı ne kadar?Hangi hizmet için kullanıldı?Hangi firmadan satın alındı?Hangi maliyetle?Hangi performans sonucu elde edildi?Kim karar verdi?Bu soruların cevabı kamuoyundan gizlenememelidir.Dijital teknolojiler bunu artık mümkün kılıyor.Belediyeler ve iştirakleri için “açık belediye” anlayışına geçilmesi gerekir.İhale, sözleşme, ödeme, yatırım, personel ve hizmet performansı gibi temel veriler, herkesin anlayabileceği standartlarda kamuya açık hale getirilmelidir.Çünkü 21. yüzyılda şeffaflığın anlamı yalnızca denetçinin dosyayı görebilmesi değildir.Vatandaşın da........

© Akademik Akıl