menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kağıt Üzerindeki Mucizeler, Saha Gerçekleri ve MEB Akademi Üzerine Bir Düşünüş Egzersizi

1 0
yesterday

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Kağıt Üzerindeki Mucizeler, Saha Gerçekleri ve MEB Akademi Üzerine Bir Düşünüş Egzersizi

Türkiye’nin eğitim politikasında tarihi bir dönüşüm ve uzun süredir tartışılan öğretmen yetiştirme mekanizmalarını kökten yenileme iddiasıyla yola çıkan MEB Akademi projesi, teoride kulaklara hoş gelen, adeta kronik bir yara için merhem niteliğinde bir vizyonla gündemimize girdi. Yükseköğretim sisteminin kimi zaman yetkin olmayan kadrolarla ürettiği, kusurlu ve defolu ürünlerin sahaya inmeden önce törpülenmesi gereken “akademik defoları” onarmak bu yönüyle elbette mühim bir adımdır. Eğitim konusundaki ihtiyacı görmesi açısından harika bir proje olmasına karşın zamanlaması, konunun ele alınma biçimi ve projenin paydaşlarıyla kurulan iletişimin üslubu, ciddi sorunları beraberinde getirmiştir. Zira madalyonun bir de sahici, acı ve kâğıt üzerinde yazmayan yüzü var: Planlama hataları, lojistik körlükler ve “robotik” bir hızla hayata geçirilmeye çalışılan takvimler, bu hayati projeyi daha beşiğinde boğma riski taşımaktadır.

Bürokrasinin en büyük handikapı, her şeyi masa başında kusursuz kurgulayıp sahada duvara toslamasıdır. MEB Akademi’nin durumu da tam olarak budur. Kursiyerlere barınma ve yurt imkânı sağlanması hedeflenirken, bu eğitimi verecek olan asli unsur yani akademisyenlerin tamamen denklem dışı bırakılması, yetkin isimlerin projeye olan ilgisini azaltan başlıca kusur olmuştur. Akademisyenlerden, mevcut kurulu düzenlerini, evlerini ve rutinlerini bir çırpıda bırakıp; kendilerine ne bir lojman ne de somut bir kira yardımı vadeden, belirsizliklerle dolu bu yeni yapıya adeta birer “gönüllü fedai” gibi atlamaları beklenmiştir. Daha iyi şartların sunulmadığı bir projeye nitelikli beyinleri bu anlayışla ikna etmek imkânsızdı; hakikatte de öyle olmamıştır.

İstanbul ve Ankara gibi altyapı hizmetleri hazır değilken, projeye ilişkin birçok parametre henüz olgunlaşmamışken projeye start vermek en basit haliyle bir acemilik ve bürokratik körlüktü. İşin bir de vahim zamanlama boyutu var ki, bu durum ne eğitim bilimlerinin doğasına ne de insan onuruna bağdaşmaktadır. 6 Nisan’da tebliğ edilen bir görevin, 13 Nisan’da fiilen başlatılmak istenmesi (toplam 7 gün!) hangi akademik ciddiyetle izah edilebilir? Böyle bir planlamanın rasyonel bir insan elinden çıktığı şüphelidir. Bir akademisyenin zihinsel adaptasyonunu, müfredat güncellemelerini, bir şehirden başka bir şehre nakil süreçlerini ve konaklama krizlerini bu daracık zamana sıkıştırmak, insani bir formasyonu değil, “kurulduğu an çalışmaya başlayan bir robotu” tasarlamaktır. On yılların devasa tecrübesine sahip MEB gibi bir kurumun, takvim yönetiminde bu denli acemilik sergilemesi, basit bir ihmal mi, yoksa projenin nicelik baskısına kurban edilmesi mi? Bu soru işaretleri zihinleri kurcalamaya devam etmektedir.

Planlama konusundaki bu amatörlük sebebiyle, öğretmen yetiştirme konusundaki yetkinliğini paylaşmak istemeyen eğitim fakülteleri, “Acaba bu proje başarılı olmasın diye mi planlamayı böyle kurguladılar?” demeden, komplo teorisi üretmekten kendilerini alamamaktadır. Zira daha derinlerde fakülteler arası sessiz bir güç savaşı ve statü mücadelesi yatmaktadır. Eğitim fakültelerinin tarihsel formasyon tekelini Fen-Edebiyat ve İlahiyat gibi fakültelerle paylaşacak olması, sistemde görünmez bir direnç yaratmaktadır. Fen-Edebiyat fakültelerinin işlevini yitiren bölümleri için bu proje yeni bir umut ışığı olsa da, planlama zaaflarıyla bu umudun söndürülmesi sadece akademik değil, aynı zamanda ağır bir sosyal maliyettir. Şayet bu takvimi ve lojistiği kurgulayanlar eğitim fakültesi kökenli kadrolarsa, ortaya çıkan bu hatalar yığını akıllara şu tehlikeli soruyu getirmektedir: Acaba bu yapı, “Bakın denedik ama olmadı, en iyisi eski tas eski hamam devam edelim” dedirtilip Akademi fikrinin rafa kaldırılması için kurgulanmış bir sabotaj mıdır?

Tarihimiz, iyi niyetle yola çıkılıp fakat bürokratik engeller, öngörüsüzlükler ve kasıtlı planlama zafiyetleriyle akamete uğratılmış “kötü örnekler mezarlığı” ile doludur. Tıpkı Türkiye’nin sanayi hamlesinin simgesi olan “Devrim Otomobilleri” projesinde olduğu gibi; benzin konulmadığı için yolda bırakılan ve ardından “Türk insanı araba yapamaz” algısına kurban edilen o trajik hikâye, bugün MEB Akademi üzerinde de sahnelenmek istenmektedir. Nitelikli bir fikrin, bilerek veya bilmeyerek yapılan lojistik ve takvim hatalarıyla sabote edilip sonunda “Bakın gördünüz mü, bu iş yürümüyor, en iyisi eski düzene dönelim” dedirtilmesi, ülkenin geleceğine vurulabilecek en büyük darbedir. Tarih, bu tür “başarısızlığa mahkûm edilmiş vizyonları” çok yazdığı için, bugün duyulan kaygı da o kadar haklı ve derindir.

Oysa öğretmenlik hayatının henüz başında olan genç dimağların, yetkin ellerin son dokunuşuyla güçlü bir misyon yüklenerek alana gönderilmeleri harika bir ivme kazandırabilirdi. Eğitim adına yeniden umut duymamız için sağlam bir gerekçe olabilirdi. Fakat ortaya çıkan haliyle proje, yetkinlik ve sunum sorunu olan birçok akademisyenin son dokunuşu yaptığı bir aranyeye dönüşmüştür. Türkiye’nin farklı üniversitelerinden mezun ve kendi alanlarında derece yapmış bu gençlere dokunmak geleceği planlamak demekti; oysa planlama ve koordinasyon hatalarına bu şans feda edilmiştir.

Türkiye’nin öğretmen yetiştirme sistemini kökten dönüştürme iddiasıyla hayata geçirilen MEB Akademi, teorik düzlemdeki şık söylemlerin sahanın........

© Akademik Akıl