Mermer, buhar ve su
İstanbul’a bir simge bulmak çok zor. Daha doğrusu bulmak değil de seçmek… Vapurdan, kız kulesine, Galata Kulesi’nden, surlarına, lakerdadan lüfere seçenekler sonsuz. Hatta biraz hamaset katacak olsanız fetihlerden, işgallerden, sultanlara liste daha da uzar gider. Ama İstanbul, sadece binaların, yiyeceklerin, fetihlerin veya sultanların değil, aynı zamanda suyun medeniyetidir. Devasa su kemerleriyle şehre ulaşan su, şehrin içinde bulunan kaynaklar ve çeşmeler İstanbul’da diğer bütün kentlerden daha fazla su tüketilen bir şehir olma özelliği kazandırmıştı.
Batılı seyyahların "Oryantalizm" rüzgârıyla, biraz da egzotik bir hayal dünyasıyla tasvir ettikleri o buğulu hamam alemleri, aslında bu şehrin sakinleri için ruhsal ve bedensel bir arınma tiyatrosuydu.
İstanbul’un suyla kurduğu ilişki, Batı’nın aksine, sadece temizlenmekle ilgili değildi; bir ibadet, bir hayır işi ve en önemlisi sosyalleşmenin en çıplak haliydi. Théophile Gautier’e göre Batı bedene özen göstermeyi adeta günah sayıp yıkanmayı "şehvetli zevkler" parantezine alırken, Doğu bu ritüeli günlük yaşamın merkezine koymuştu.
Eski İstanbul’da hamama gitmek, bugünkü gibi aceleyle getirilen bir faaliyet değildi. O, başlı başına bir şölendi. Özellikle kadınlar için hamam, evin ve mahallenin sınırlarından taşan, özgürleşilen bir alandı. Edmondo de Amicis, hamamları bir "tiyatroya" benzetirken haksız sayılmazdı. Düşünün ki, sabahın erken saatlerinde başlayan bu ritüel için bohçalar hazırlanır; içlerine Bursa ipeği peştamallar, gümüş taslar, sedef kakmalı nalınlar konurdu.
Ama mesele sadece yıkanmak mı? Asla. Mesele o göbek taşının etrafında kurulan muazzam sofradır. "İstanbul Folkloru"nun üstadı Mehmet Halit Bayrı’nın........
