Tarihsel bir kavşakta CHP: Ayrışma mı, yeniden kuruluş mu?
CHP'nin bugün yaşadığı liderlik belirsizliği, yarının yönetim kapasitesine ilişkin daha büyük soru işaretleri doğurmaktadır. Eğer parti bu içe kapanık, belirsizlik üreten ve sürekli kendi iç gündemine hapsolan görüntüyü aşamazsa, mesele yalnızca CHP'nin siyasi geleceğiyle sınırlı kalmayacak; ülkeyi yönetmeye aday bir kadronun yönetim yetkinliği ve güvenilirliği de daha fazla tartışılır hale gelecektir.
Türkiye'nin en köklü siyasi partilerinden biri olan CHP, belki de yakın tarihinin en kritik dönemeçlerinden birinden geçmektedir. Kamuoyunda uzun süredir konuşulan ayrışma senaryoları, yeni parti iddiaları, karşılıklı güç mücadeleleri ve parti yönetimi üzerindeki çekişmeler artık yalnızca bir iç parti rekabeti olarak değerlendirilemeyecek boyutlara ulaşmıştır.
Tartışmaların merkezinde Kemal Kılıçdaroğlu çevresinde şekillenen siyasi hat ile Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu etrafında oluştuğu ileri sürülen yeni güç merkezi bulunmaktadır. Ancak bugün dikkat çekici olan yalnızca bu mücadele değildir. Asıl dikkat çekici olan, partinin tarihindeki belki de en önemli kırılmalardan biri yaşanırken, üst düzey siyasi aktörlerin önemli bir bölümünün sessiz kalmayı tercih etmesidir.
Kamuoyu her gün aynı sorularla karşı karşıyadır. Olası bir bölünme yaşanırsa kim hangi tarafta yer alacaktır? Kaç milletvekili yeni oluşumlara katılacaktır? Kaç belediye başkanı hangi siyasi hatta yönelecektir? İl başkanlıkları ve teşkilatlar nasıl konumlanacaktır?
Bu soruların cevapsız kalması yalnızca bir parti içi belirsizlik değildir. Aynı zamanda CHP'nin geleceğine ilişkin stratejik bir belirsizlik üretmektedir.
Sessizlik strateji mi, liderlik zaafı mı?
Siyasal liderlik literatüründe liderlik yalnızca makam sahibi olmak ya da seçim kazanmak olarak tanımlanmaz. Max Weber'in "sorumluluk etiği", James MacGregor Burns'un "dönüştürücü liderlik" yaklaşımı ve çağdaş yönetişim teorileri, liderliği öncelikle belirsizlik dönemlerinde yön gösterebilme kapasitesiyle ilişkilendirir.
Bu açıdan bakıldığında CHP içerisinde yaşanan gelişmeler karşısında birçok üst düzey siyasi aktörün sessizliği, yalnızca bireysel bir tercih değildir, liderlik kapasitesine ilişkin ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir.
Genel başkanlık makamına adı geçen ya da gelecekte partinin yönetiminde etkili olması beklenen birçok ismin süreci uzaktan izlemeyi tercih etmesi dikkat çekicidir. Oğuz Kaan Salıcı, Selin Sayek Böke, Gökhan Günaydın, Muharrem İnce ve Murat Karayalçın gibi isimlerin yaşanan gelişmelere ilişkin açık ve belirgin bir siyasi yön ortaya koymaktan kaçınmaları, kamuoyunda "bekle-gör siyaseti" olarak tanımlanabilecek bir algı yaratmaktadır.
Bu tabloyu daha da dikkat çekici hale getiren unsur ise yalnızca parti içindeki ikinci ve üçüncü kademe aktörlerin değil, cumhurbaşkanlığı makamı için adı geçen isimlerin dahi benzer bir belirsizlik içerisinde görülmesidir. Uzun süredir kamuoyu araştırmalarında adı cumhurbaşkanı adayları arasında geçen Mansur Yavaş'ın da CHP içerisindeki bu tarihsel kırılmaya ilişkin nasıl bir siyasi pozisyon aldığı, nasıl bir gelecek tasavvuru taşıdığı ve ortaya çıkan ayrışmada nerede durduğu konusunda kamuoyunun net bir fikri bulunmamaktadır.
Oysa ülkenin en üst yürütme makamına aday olarak görülen bir siyasetçinin yalnızca seçim dönemlerinde değil, kriz dönemlerinde de yön gösterici olması beklenir. Cumhurbaşkanlığı gibi bir makam, gelişmeleri izleyen değil, gelişmeler karşısında pozisyon alan bir liderlik anlayışını gerektirir.
Bir siyasi aktörün gerçek ağırlığı, rüzgârın yönü belli olduğunda değil, fırtına sürerken aldığı pozisyonla ölçülür.
Risk almayan siyaset, ülke yönetebilir mi?
Tam da bu noktada asıl soru ortaya çıkmaktadır.
Eğer bir siyasal aktör, kendi partisinin tarihindeki belki de en önemli kırılma anında açık pozisyon almaktan kaçınıyorsa, yarın devlet yönetiminde karşılaşacağı çok daha karmaşık krizlerde nasıl........
