menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İmralı'dan Komisyona Uzanan Çizgi: Silahsızlanma Masasında Yeni Bir Denklem

20 0
20.09.2026

Türkiye'nin son yıllarda konuştuğu en ağır başlıklardan biri, hiç kuşkusuz "Terörsüz Türkiye" adı altında yürütülen süreç. Bu sürecin bugüne kadarki seyri, kamuoyunun büyük bölümü için bir dizi açıklama, çağrı ve belirsizlikten ibaretti. Şimdi ise Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum'un açıklamaları, sürecin kurumsal iskeletine dair ilk somut fotoğrafı önümüze koyuyor. Uçum, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kapsamında kurulan Takip ve Değerlendirme Kurulu bünyesinde dört alt komisyon oluşturulduğunu ve bu komisyonlardan biri olan Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu'nda Abdullah Öcalan'a görev verileceğini bildirdi.

Bu, ilk bakışta teknik bir idari düzenleme gibi görünse de, aslında sürecin mantığına dair çok şey söylüyor. Zira bugüne kadar tartışma daha çok niyet ve çağrı düzeyinde yürüyordu: PKK kendini feshedecek mi, silahlar bırakılacak mı, muhatap kim olacak? Şimdi ise soru, kimin hangi masada, hangi sıfatla oturacağına ve bunun hukuki çerçevesinin ne olacağına kaymış durumda. Bir sürecin ciddiyeti, çoğu zaman kurduğu kurumların niteliğiyle ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, dört ayrı alt komisyonun varlığı, meselenin artık bir "iyi niyet turu" olmaktan çıkıp idari ve hukuki bir mekanizmaya bağlanmaya çalışıldığını gösteriyor.

Uçum'un açıklamasında dikkat çeken ilk nokta, sürecin başlangıcına dair yaptığı hatırlatma. Abdullah Öcalan'ın, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çağrısıyla başlayan süreçte PKK'ya kendisini feshetmesi yönünde çağrıda bulunduğu biliniyor. Buradaki kurgu, devletin doğrudan örgütle değil, örgütün kurucusu ve silahlı mücadelenin arkasındaki isim olarak tanımlanan bir aktörle diyalog yürüttüğü iddiası üzerine oturuyor. Uçum'un ifadeleri de tam olarak bu çerçeveyi pekiştiriyor: "Öcalan ile yürütülen diyalog sürecidir. Hedef bellidir. Terör örgütünün tasfiyesinin sağlanmasıdır." Bu cümle, sürecin nihai hedefinin silahlı yapının ortadan kalkması olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Ancak hedefin açık olması, güzergâhın da aynı netlikte olduğu anlamına gelmiyor; asıl tartışma güzergâhta düğümleniyor.

Uçum'un en çok konuşulacak açıklamalarından biri, görevlendirmenin bir ayrıcalık olarak görülmemesi gerektiği yönündeki değerlendirmesi. Kendi ifadeleriyle: "Örgütü kim kuruyorsa silahı kim kullandırdıysa feshedecek de odur. Öbür türlü devlet güvenlik politikasıyla yapar. Diyalogda muhatap aldığı kişi bu görevini iyi yapması için bir komisyonda görevlendirilmesi, daha rahat ortamda çalışması gerekliliktir, sağlanan imtiyaz değildir. Görevin gerektirdiği ortam sağlamaktan ibarettir, bunun dışındakiler doğru değildir." Burada ilginç bir mantık yürütülüyor. Devlet, örgütü kuran ve silahı kullandıran aktörün, aynı zamanda fesih sürecinin işletilmesinde sorumluluk alması gerektiğini savunuyor. Yani sorumluluk, kuruluşla kurulan arasında bir tür simetriye oturtuluyor. Bu yaklaşım, devletin güvenlik politikasıyla yapamayacağı bir işi, diyalog üzerinden yapmaya çalıştığı iddiasını da beraberinde getiriyor. Kuşkusuz bu, kolay sindirilecek bir çerçeve değil. Kamuoyunun önemli bir bölümü için "örgütü kuran kimse fesheden de o olmalı" cümlesi, ahlaki ve hukuki açıdan tartışmalı bir denklem kuruyor. Ancak sürecin mimarları, bunu bir zorunluluk olarak değil, bir gereklilik olarak sunuyor.

Uçum, aynı açıklamasında çalışma ortamının sağlanmasının "sağlanan imtiyaz" olmadığını da özellikle vurguluyor: “RUTİN DIŞI SÜREÇLER, RUTİN DIŞI YÖNTEMLERLE ÇÖZÜLÜR” Bu cümle, hukuki bir pozisyonun siyasi bir........

© ABC Gazetesi