menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Yüzyılın Yalanı” Kabataş ve Türk basınının 13 yıllık utancı…

14 0
18.06.2026

“Gezi Olayları” olarak bilinen ve sadece İstanbul’da değil, ülkenin pek çok kentinde yapılan eylemler 13 yılı geride bıraktı.

Bu olaylar, Türk siyasi tarihinin de en önemli kırılma noktaları arasında yer alır. Hâlâ siyasi tartışmaların odağında bulunması, kırılmanın şiddeti hakkında fikir veriyor bizlere.

Gezi; son derece masum, anlaşılır ve uygulanabilir taleplerle başlamıştı. Hiç unutmuyorum, 2013 Haziran ayı başında bir yurt dışı seyahatinden dönmekteydim. Akşam saat 21:00 gibi içinde bulunduğum uçağın Taksim Meydanı üzerinden alçalarak Atatürk Havalimanı’na yaklaşması üzerine, aşağımızdaki sis bulutunu ve sağa sola kaçışan binlerce insanı uçağın penceresinden görmüş ve dehşete düşmüştüm.

// PENGUEN BELGESELİ YAYINI

İzmir Kordon’da da günlerce benzer eylemler yapılmıştı.

İki akşam boyunca gençlerin arasında dolaştım. Bakış açılarını, taleplerini, hayatı yorumlamalarını, siyasi iktidara yönelik eleştirilerini analiz etmeye çalıştım. Biber gazını soludum ve izlenimlerimi, yazarı olduğum gazetelerde de okurlarla da paylaştım.

Bu masum eylemler uzunca bir süre “ana akım medya” olarak adlandırdığımız kuruluşlar tarafından görmezden gelindi. Şehrin göbeğinde on binlerce insan toplamışken, penguen belgeseli yayınlayanlar basın tarihimize geçti.

Gezi buluşmaları, sonradan Fethullahçı oldukları iddiasıyla tutuklanan polis şefleri ve idarecilerin “bilinçli şekilde orantısız şekilde” şiddete başvurmaları üzerine çığırından çıktı. Terör örgütlerinin ve istihbarat örgütlerinin oyun alanına döndü.

Bunlardan biri İzmir Emniyet Müdürü Ali Bilkay’dı.

Üzerlerinde yelek dahi bulunmayan sivil polisleri çivili sopalarla gençlerin üzerine salan, çevredeki apartman sakinlerince görüntülenen bu yasa dışı işi önce reddeden daha sonra kabul etmek zorunda kalan Bilkay, sonraki yıllarda FETÖ üyeliğinden hapis cezasına çarptırıldı.

// TAM 13 YIL ÖNCEYDİ…

Sayın Cumhurbaşkanı’nın “elimizde MOBESE görüntüleri var” diyerek bilinçli olarak yanıltıldığını düşündüğüm Kabataş Olayı, kamuoyunun yakından tanıdığı gazetecilerin de ahlâk seviyesindeki acınası durumu göstermişti.

Türk basının içine düştüğü rezilliği bugün belki anımsamayanlar olabilir.

Tam 13 yıl önce bugündü.

Tarih 1 Haziran 2013.

İstanbul’un Bahçelievler ilçesi Belediye Başkanı’nın gelini Zehra Develioğlu; şehrin en merkezi alanlarından biri olan Kabataş semtinde “deri pantolonlu, üstleri çıplak, ellerinde bira şişeleri olan kalabalık bir grubun kendisine saldırdığını ve zorla türbanını çıkardıklarını” iddia etmişti.

Kadının beyanına göre bu topluluk kendisini tartaklamış, bebeğinin arabasına vurmuş, bebeği yere düşerek yaralanmıştı. Kendisi de yere düşmüşken eylemciler yaptıkları ile yetinmemişler, kadını tekmelemişler ve üzerine idrarlarını yapmışlardı. Yine iddiaya göre Gezi eylemcisi olan saldırganlar, küfür ve hakaretler ederek yollarına devam etmişler ve gözden kaybolmuşlardı.

Bu akıl almaz iddiaları, dönemin Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan, TBMM grubunda açıklayınca kızılca kıyamet koptu.

“Tecrübeli” edasıyla kalem oynatan ve bugün hâlâ arsızca evlerimize seyirten sözde gazeteciler, olmayan bu görüntüleri izlemişler gibi provokatif yazılar yazdılar. Develioğlu ile söyleşiler yapıp çarşaf çarşaf manşetler yayınladılar.

Olayın deli saçması bir provokasyon olduğu o kadar belliydi ki...

En basit soruların bile yanıtlarını merak etmeyen “pek akıllı” gazeteciler kendilerini kullandırmışlardı.

Mantık dışı tonla çelişki vardı ve kimse sorgulamaya bile ihtiyaç duymuyordu.

İşte size 10 soruda Kabataş Yalanı’nın anatomisi…

// HİÇ SORULMAYAN SORULAR…

1- Kadın olaydan tam 5 gün sonra polise şikâyette bulunmuştu. Neden beş gün beklemişti? “Böylesine dehşet bir olayla yüz yüze gelen bir kişi nasıl davranış sergiler?” diye düşünülmemişti. Oysa kendisi ya da kayınpederi doğrudan Başbakana bile ulaşabilecek konumdaydı. Nikâh şahitliğini bile bizatihi Sayın Erdoğan yapmıştı. Beş gün süren bu anormallik bilindiği hâlde herkes sütre gerisine yattı.

2- Ortada Adli Tıp’tan alındığı anlaşılan bir rapor vardı. Raporda “kadının bacaklarında küçük çaplı morluklar olduğu” yazılıydı. Ancak kadının polis ifadesi ile verdiği röportaj uyumlu değildi. Bu durumu da kimse sorgulamadı.

3- Böyle bir olayla karşılaşan kadının, haklılığını kanıtlamak için polis ifadesini ve Adli Tıp raporunu söyleşi yaptığı gazetecilere vermesi lazımdı. Ama vermedi… Bu durum da kimsede kuşku uyandırmadı. Rapor daha sonra ortaya çıktı. Raporu veren doktorla da kimse konuşma ihtiyacı duymadı. Aradan tam 13 sene geçmesine rağmen, raporun altındaki doktorla hiçbir gazetecinin konuşmayı hâlâ akıl edememesi şaşırtıcı değil mi?

4- Polisin ifade tutanağı ile kadının gazetecilere beyanları arasında akıl almaz farklılıklar vardı. Bu konuda mütevazı olmam. 1997'den bugüne yazılı basında ve TV’lerde yüzlerce insanla söyleşi yaptım, konuk ettim. Gazete ya da TV söyleşisinde “yalan söyleyen ya da söylediğine inanmayan”........

© 9 Eylül Gazetesi